Parti' den Haberler

Türkiye Komünist Hareketi kendini anlatıyor: Parti büyüyor!

Türkiye Komünist Hareketi (TKH) geçtiğimiz ay başlattığı “TKH Kendini Anlatıyor” toplantıları ile tüm Türkiye’de yeni bir örgütlenme atağını hayata geçiriyor. Konu ile ilgili TKH Merkez Komitesi üyesi Kamil Tekerek ile bir röportaj gerçekleştirdik.

Bu toplantılar ile neyi hedefliyorsunuz? Daha doğrusu sadece toplantıların değerlendirilmesi yeterli olmayacaktır. Türkiye Komünist Hareketi yolun neresinde?

Kamil Tekerek: Dediğiniz doğru. Sadece yaptığımız toplantıları değerlendirmek gerekirse, iyi geçtiklerini ve parti örgütlenmesine bugün önemli bir katkı yaptıklarını söyleyerek bir ön değerlendirme yapabiliriz. Ancak meselenin bizce de önemli kısmına değinmekte fayda bulunuyor; Partimiz, Türkiye Komünist Hareketi yolun neresinde?

Bu soruya belli başlıkları ön plana çıkartarak yanıt vermek mümkün görünüyor. Bunlardan birincisi, Türkiye’de siyaset ve komünistlerin bu dönemki yaklaşımları, ikincisi Türkiye sol hareketinin git gelleri ve bizim durumumuz, sonuncusu ise örgütlenme sorunları. Aslında “TKH Kendini Anlatıyor” toplantıları ile bu başlıklar çevresinde bir tartışmayı açıyoruz ve parti dostlarımız ile birlikte yeni bir örgütlenmenin kapısını aralamış oluyoruz.

Başlıklara gelirsek söylenecek çok şey var. Türkiye’de siyaset ve komünistlerin yaklaşımlarından başlayabiliriz. Yine son birkaç gelişme çerçevesinde olayları somutlamaya çalışalım. Belki röportaj yayınlandığı zaman üzerine başka gelişmeler de eklenmiş olabilecektir ancak geçtiğimiz günlerde Türkiye’nin İsrail ile anlaşması, Rusya’dan özür dilenmesi gündeme oturdu ve sonrasında İstanbul Atatürk Havalimanı’nda yine büyük bir terör saldırısı ve katliam yaşandı.

Tek tek olayları çözümlememiz mümkündür. Ancak zaten yaklaşık bir yıldır Tükiye’de ya olaylar tek tek ele alınarak anlık pozisyonlar geliştirilmeye ya da biçimsel bir yaklaşım geliştirilmeye işin özü pas geçilmeye çalışılıyor. Bizse bundan uzak duran bir siyaset tarzı izlemeye çalışmaktayız.

Bunu biraz açabilir misiniz?

K.T.: Şöyle açabiliriz. AKP iktidarının on dört yıl ile birlikte geldiği nokta, Türkiye’de düzen açısından da, emperyalizm açısından da hem yeni çelişkilerin birikmesine yol açıyor, hem de bazı taşların daha fazla yerine oturmasını sağlıyor. Biz, bu durumu Parti Kongre’mizde “İkinci Cumhuriyet’in mutabakat ve yerleşme sorunu” olarak tarif etmiştik. Bunun üzerine biraz önce söylediklerimizi de hesaba katarak, bombalarla şekillendirilen Türkiye’yi yerleştirebilirsiniz. O zaman süreç daha anlaşılır olacaktır.

Bugün Türkiye’de siyasetin temel olarak dört tane köşe taşının belirginleştiğini dile getirmekte fayda vardır. Birincisi, anayasal dönüşüm ve başkanlık meselesi. İkincisi, dinci gericilik, siyasal İslâm ve aydınlanma, laiklik kavgası. Üçüncüsü, Kürt sorunu. Dördüncüsü ise Türk dış politikasını da içerecek şekilde Ortadoğu’daki savaş ortamı ve ülkemize yansımaları. Tüm başlıklar üzerinden karşımıza onlarca başlık ve siyasi gündem çıkmaktadır. Bu gündemlere oluşturduğunuz yanıtlar, karşılığında verdiğiniz refleksler ya da yürüttüğünüz siyasi faaliyetinse bir bütünden koparılıp tek tek kendinden menkul gündemler olarak ele alındığında hepsi çok önemli olan meselelere dair anlık pozisyonlar geliştirmek durumunda kalıyorsunuz. Ya da başka bir şekilde söylemek gerekirse o anın genel geçer yaklaşımlarına mahkum olmanız mümkün olabiliyor.

Başka bir şekilde örnek verebiliriz. Örneğin, AKP iktidarının ilk dönemleri özelleştirme dalgası ile birlikte gelmişti. Bizler açısından buna karşı ikirciksiz duruş en temel yaklaşımdı, bu aynı zamanda AKP iktidarına karşı verdiğimiz bütünsel kavganın bir parçasıydı ve o zamanlarda bunun hakkını vermeye çalıştığımızı hatırlıyorum. Avrupa Birliği tartışmaları için de benzer şeyler söylenebilir. Tersinden, o dönem AKP iktidarına karşı bu iki başlıkta göbekten cephe almayanlar nedense bugün faşizme karşı direnişin en önemli başlık olduğundan dem vurup demokrasi cephesi açılımı geliştirmeye çalışıyorlar. Dolayısıyla o zaman “ceberrut devlet”in işletmelerinin özelleştirilmesini savunanlar, bugün “faşistleşen devlet”e karşı mücadele ederken sermaye düzeninin bu gücün bir kısmını aslında zamanında yaptıkları özelleştirmelerden aldıklarını görmezden geliyorlar.

İşte fark bu noktada açığa çıkıyor. Biz o zaman da özelleştirmelere karşı kamuculuğu ve devletleştirmeyi savunurken, bugün de aynı çizgide durmaya devam ediyoruz. Bunu sadece ideolojik bir pozisyon olarak düşünmeyiniz. Birincisi, günümüz Türkiyesi’nde kesinlikle en meşru politik söylemlerden biri bu olmaya devam ediyor. İkincisi, yarın öbür gün bu ülkede devrimci bir dönüşüm yaşanmaya başladığında, sadece zamanında özelleştirilen kamu kurumları tekrar devletleştirilmeyecek, sömürüye yol açan bütün özel mülkiyet biçimleri de kamulaştırılacak.

Biraz önce bahsettiğiniz dört siyasi başlık ve TKH’nin yaklaşımlarını biraz açmanız mümkün mü?

K.T.: Ele aldığımız özelleştirme başlığını konudan sapmak amacıyla değil tersine bahsettiğimiz siyasal başlıklara dair yaklaşımımızı netleştirmek için ortaya koyduk. Türkiye’de sermaye iktidarının saydığımız tüm bu başlıklar üzerinden sorunlar yaşadığı açık olmakla birlikte, AKP’nin de bütün gücünü bu sorunlar üzerindeki hegemonya kurma arayışından aldığını söylememiz mümkündür. Bu noktada, sermaye devleti ile AKP iktidarı ya da Tayyip Erdoğan arasında açılar oluştuğu doğru olmakla birlikte, bunların arasındaki çelişkilere oynayarak, buralarda pazarlık unsuru olmaya çalışarak ya da orada oluşan çatlaklara yerleşmeyi düşünerek emekçi sınıfların mücadelesini bir adım öteye taşımak pek mümkün görünmemektedir. Dolayısıyla örneğin Kürt sorunu üzerinden ülkemizde milliyetçi bir çizgi güç kazanırken, bu milliyetçiliğe karşı mücadele etmek ile Kürt siyasi hareketinin yanlışlarını karşı çıkmak konjonktürel bir olgu olarak ortaya konulamaz.

Benzer şekilde, isterseniz son aylarda ülkemizde patlayan bombaları da ele alabiliriz. Türkiye’de komünist olarak bilinen bazı unsurlar da dahil olmak üzere bu konu ile ilgili farklı konumlanışlar ortaya çıkmıştır. Bir kesim, bombalar “Saray çetesi” tarafından patlatılmıştır derken, başka bir kesim ise patlayan bombalar ile birlikte artık Tayyip Erdoğan’ın uluslararası güçler tarafından ipinin çekileceğini öne sürmekten geri durmamıştır. Parça bütün ilişkisi dediğimiz şey tam da budur. Son örnek üzerinden bir soru soralım isterseniz. Rusya ile arayı düzelten ve İsrail ile anlaşmaya varan bir siyasi iktidarın bu adımları sonrasında Atatürk Havalimanı’nda bomba patlatması ya da bu bomba üzerinden iktidardan düşmesi birinci elden söylenebilir mi? Ya da komünist siyaseti belirleyen şey bunlar mıdır? AKP iktidarı ve Tayyip Erdoğan eskisine göre güçlü değildir bu doğru. Son süreçte yaşananlar bir taraftan onların gücüne güç katarken, diğer taraftan daha savunmasız hale getirmiştir bu da doğru. AKP iktidarını emekçi halkın mücadelesi yıkmalıdır, bu ise en doğrusu. Ancak doğruların bilmek ve görmezden gelmek ile doğruların hakkını vermek arasında bir tercih yapılması gerekiyor. Biz ikincisinden yanayız.

Biz gerek siyaset tarzının şekillenmesinin, gerekse üretilecek yanıtların bu kadar kolay olmadığını düşünmekteyiz. O yüzden dört tane siyasi başlığın önemine ve aslında bunların bütünsel bir şekilde ele alınarak, emekçi sınıflar adına bir yanıt üretilmesinden bahsetmekteyiz. O açıdan bugün TKH olarak laiklik bayrağını komünistler ele almalıdır, anti-emperyalizmden ya da bağımsızlıkçılık mücadelesinden asla geri basılmamalıdır ve Türkiye işçi sınıfının öncü gücü bu şekilde yeniden bu topraklarda örgütlü hale getirilmelidir diyoruz. Bunu yaparken de örneğin “Başkanlık Anayasası”na karşı mücadelenin de özellikle merkeze çekilmesinin önemli olduğunu düşünüyoruz.

Sonuçta tekrar biraz önce bahsettiğimiz “mutabakat ve yerleşme sorununun” dinamikleri işlemeye devam ediyor. Bunları izleyici olmayacaksak, emekçilerin mücadelesini bu noktada anlamlı hale getirmek durumundayız. Türkiye’nin dinamiklerinin düzen dışı karakter kazanma ihtimali, Haziran direnişinin bu topraklara kazandırdıkları zaten elimizde güçlü bir şekilde duruyor. Bununla birlikte düzen içi mücadelenin son dönemde büyük bir dinamizm kazandığını özellikle 7 Haziran seçimlerinden beri fazlasıyla görmekteyiz. Dolayısıyla bizlere düşen düzeni yıkacak güçlerin tahkimatını ve örgütlülüğünü arttırmaktır.

Türkiye solunu daha genel olarak ve TKH’yi bu noktada nasıl değerlendiriyorsunuz?

K.T.: Bu sorunun yanıtı artık çok daha belirginleşmiş durumda. AKP iktidarı, İkinci Cumhuriyet dediğimiz gerici, piyasacı ve emperyalizm işbirlikçisi rejimin oturması için elinden gelini ardına koymuyor. Bununla birlikte düzen ya da meclis muhalefete ister uzlaşmacı, ister reformist tanımlamasını getirin ya da özellikle CHP ve HDP’de şekillenen meclis muhalefetinin biçimsel anlamda radikal bir ton taşıdığını öne sürün. Bu alanda verilen mücadelenin son tahlilde sola bakan yüzünün “Demokrasi Cephesi” düşüncesi tarafından sıvandığı açıktır.

Türkiye’nin büyük boy liberallerinin de teşne olacağı ve hatta öncülüğünü yapacağı bu tür çalışmalar Türkiye’nin neredeyse son yirmi yılında oldukça büyük bir yer kaplamıştır. Son olarak DİSK-KESK-TMMOB ve TTB’nin de bu çağrıya ayak uydurması ile birlikte yaklaşan tehlikenin ne kadar büyük olduğu açığa çıkmış durumdadır. Emekçi sınıfların mücadelesinin demokrasi mücadelesine indirgenmesi uzun yıllar boyunca ülkemizde getirilmiş ve belki de bugün işçi sınıfının üzerinde büyük bir ataletin oluşmasında önemli bir yer kaplamıştır.

Bu çizgiye göre, cumhuriyetin ilanından beri bitmeyen ve süregelen bir faşizm vardır. Merkez çevreden kuşatılmalıdır. İktidar aşındırılmalıdır. Merkezi kuşatma işi esnasında çeşitli adacıklar oluşturulmalıdır. Bu adacıklar sınıfsal bir özden ziyade kimliksel bir öze sahip olmalıdır. Zaten bunların hepsine halk adı verilmektedir. Düzen içinde oluşan fay hatlarına gerekirse yerleşmenin yolları bulunmalıdır. Daha devam etmeyelim isterseniz. Yeterince açıklayıcı olmuştur.

Doksanlı yılları hatırlayanlar bilir. Sonuçta o dönemde de reformist ya da demokrasici hareketler vardı. Ancak solun temel ilkeleri vardı ve bunlardan sapılmazdı, reformist hareketler de çizgilerini bilirlerdi. Bugünse kavram karmaşasından tutun, herkesin sol, solculuk ya da sosyalizm adına her şeyi söyleme ya da yapma özgürlüğünün olduğu ön plana çıkartılıyor. Buradan bir şey çıkmaz.

Partimize gelirsek, özellikle birinci bölümde konuştuğumuz siyasal yaklaşımları, güçlü bir örgüt yapısı ve toplumsal seslenme biçimleriyle buluşturmaya, şekillendirmeye çalışıyoruz. Sonuçta, ülke uçurumdan aşağı yuvarlanırken buna karşı mücadele etmek devrimciliğin temel görevidir. Bununla birlikte bile isteye buradan yuvarlananların zaten emekçi sınıfların kurtuluş mücadelesi ve sosyalizm adına katkıları olamayacaktır.

“Yani komünistler hep yalnız kalacak ve her şeyi sosyalizme havale edecekler o zaman” diye bir tez var. Bu konuda ne diyeceksiniz?

K.T.: Tabii ki bunu demiyoruz ve böyle anlaşılması gerekmiyor. Sonuçta komünistler tarafından işçi sınıfının bağımsız hattının şekillendirilmesi ve emekçilerin siyasi temsiliyetinin üstlenilmeye çalışılması esastır. Siz bunu saf anlamıyla sınıf örgütlenmesi esnasında da yapabilirsiniz, örneğin laiklik kavgası verirken de hayata geçirebilirsiniz, bir mahalledeki örgütlenmenizde de yaratabilirsiniz ya da partinin bütününün ortaya çıkartacağı güç ile de yapabilirsiniz.

Sosyalizm mücadelesi bahsine gelirsek, ülkemiz insanlarının hayalleri, umutları, eşitlik arayışları çalınıyor. Yerine Özal döneminde köşe dönmecilik zihniyeti konulurdu, bugün başka şeyler ya da arayışlar konuluyor. Solcuların hesabına düşense sosyalizm fikrinin ört bas edilmesi oluyor. Biz buna izin vermek istemiyoruz. Partimiz bu bilinçle hareket ediyor.

Örgütlenme sorunlarından bahsetmiştiniz. Son olarak bunu açmanız mümkün müdür?

K.T.: 2016 Türkiye’sinde sosyalistlerin belli bir bölümü açısından örgütlü mücadele artık çok zor gelen bir olguya dönüşmüştür. AKP’nin bizleri yormasından mıdır, inanç yitiminden midir ya da toplumsal mücadeleler alanının karmaşıklığından mıdır bilinmez sol örgütlülükten kaçıyor. Bunun yerine konulanlarsa yüksek siyasete müdahale etmeye çalışmak, düzen içi çözümlere fit olmak ya da tarihin motorunu ilerleten temel gücün sınıflar mücadelesi olduğunun unutmak oluyor.

TKH olarak bunlara karşı bir direnci ve yeniden ileri çıkışı temsil etmeye çalışıyoruz. Kötü bir benzetme olacak ama yine de söylemekten kaçmayalım. Bir araştırmacı Sovyetler Birliği’nin çözülüş sonrası dönemini “büyük geri sıçrama” olarak nitelemişti. Bugün Türkiye’de genelde sol hareket, özelde ise Türkiye Komünist Partisi böylesi bir geri sıçrama yaşamıştır. Şimdi bize yani TKH’ye düşen görev bugüne kadar oluşturduğumuz birikime basarak TKP’nin örgütlü gücünü yeniden şekillendirmek ve bu topraklarda işçi sınıfının gerçek öncü örgütünü yaratmaktır.

Bunun yolu ise şu üçlü örgütlenmenin hakkının verilmesinden geçmektedir. Birincisi, gerçek ve partinin merkezinde duran bir sınıf örgütlenmesi. İkincisi, militan bir kadın örgütlenmesi. Üçüncüsü ise partizan bir gençlik örgütlenmesi.

TKP’yi yeniden kuracak irade ancak bu şekilde kadroları, üyeleri, aday üyeleri, sempatizanlar ve dostları ile birlikte ayakları üzerinde durmayı başaracaktır. Sonuçta bir marka mücadelesi vermiyoruz. Bu ülkenin böylesi bir örgütlenmeye ne kadar büyük bir ihtiyaç hissettiği de herkesin malumu olsa gerek.

TKH Kendini Anlatıyor toplantıları işte tam da bu sürecin örgütlenmesinde bir yere oturuyor ve bugün partimiz açısından ön açıcı bir işleve sahip. Bunu görüyoruz. Tüm dostlarımız ve eski yol arkadaşlarımızı bir kere daha TKH safında örgütlenmeye çağırıyoruz.

Yukarı