SİYASİ RAPOR

SOSYALİZMİ TOPLUMSAL BİR SEÇENEK HALİNE GETİRECEK GÜÇLÜ VE GERÇEK BİR KOMÜNİST PARTİ İÇİN

  1. Çağımız, bugün güncel olarak devrimler çağı olarak adlandırılamasa da en genel haliyle Birinci Dünya Savaşı öncesi dönemi çağrıştırmaktadır. Emperyalist saldırganlık ve gerici barbarlık öne çıkarken, emperyalist sistem içindeki çelişkilerin her geçen gün arttığı ve kriz dinamiklerinin biriktiği bir kesitten geçiyoruz. Böylesi bir kesitte Türkiye’nin dünya emperyalist sistemi içinde zayıf halka adayı bir ülke olarak muazzam bir dinamizm barındırdığı gerek bölge denklemi gerekse de Türkiye içindeki gelişmeler bağlamında fazlasıyla ortaya çıkmıştır. Bu tarihsel konjonktürün yeni bir siyasal çıkış için değerlendirilmesi Türkiyeli komünistlerin önündeki sorumluluk olarak durmaktadır.
  1. Geçen yüzyılda çağımızı betimlerken öne çıkan “kapitalizmden sosyalizme geçiş, ulusal kurtuluş mücadeleleri ve işçi sınıfı hareketleri” dinamikleri bugünkü̈ dünya emperyalist-kapitalist sisteminin geldiği aşamada yeniden tarif edilmelidir. Emperyalizme karşı ulusal kurtuluş mücadeleleri dönemi bugünkü̈ uluslararası gelişmelere bakıldığında gündemden düşmüştür. Tersine, ulusal karakter taşıyan siyasi hareketlerin emperyalist sistemin güç ilişkileri ve çekişmeleri tarafından belirlenen bir zeminde hareket ettiği gerçeği karşımızda durmaktadır. Çağımız işçi sınıfı mücadelelerinin belirleyiciliğinde siyasal gelişmelerin egemen olacağı bir döneme işaret etmektedir.
  1. İşçi sınıfı mücadelelerinin henüz belirgin bir siyasal renk çalmadığı bugünkü̈ dönem bir ara dönem olarak görülmelidir. Bu dönemde kapitalizmden sosyalizme geçiş hedefi hiç bir şekilde geriye çekilmeden bir mücadele hattı kurulmalıdır. Ülkemizdeki mücadele, öncelikle böylesi bir tarihsel yaklaşım içinde ele alınmalıdır. Sosyalizmin toplumsal bir proje olarak ortaya konması, bunun bir siyasal hareket haline dönüşmesi ve bugünün bütün sorunlarının çözümünde kökten ve tek seçenek olduğunun ısrarla vurgulanması Türkiye’deki devrimci mücadelenin temel ilkeleri olmalıdır. Sosyalizmi geriye çeken bütün anlayış ve stratejilerden uzak durulmalıdır. Yukarıda ifade ettiğimiz “devrimin güncelliği” olanakları ile bu karanlık dönemden çıkışın tek kurtuluş yolu olan sosyalizmin “güncelliği” sürekli olarak gündeme getirilmelidir.
  1. Emperyalist sistemin kriz dinamikleri işlemeye devam etmektedir. Gerek kapitalist üretim sürecinin krize gebe etkenlerinin birikmesi gerekse ideolojik anlamda emperyalist sistemin yaşadığı boşluk emperyalist kapitalist sistemin zayıf noktaları olarak görülmelidir. Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrası ortaya atılan “tarihin sonu” tezi bugün tamamen gündemden düşmüş, sonrasında geliştirilen “medeniyetler çatışması” tezi de bugünkü̈ emperyalist-kapitalist sistemin ihtiyacını çözememiştir. Aynı şekilde yine bir dönem öne çıkartılan ve emperyalizmin egemenlik alanını genişletme amacının maskesi olarak gündeme getirilen “küreselleşme” tezi de bugün neredeyse unutulmuş bulunmaktadır. Emperyalizmin, ulus devletleri parçalayarak kendine bağlaması kadar yeni ulus devletler yaratarak kendi sistemine entegre etme politikasının adı olarak gündeme gelen küreselleşme tezinin, kendinden menkul bir kavram olmadığı ve doğrudan emperyalizmin bir söylemi olduğu bugün daha fazla görülmüş durumdadır. Ortada büyük bir ideolojik kriz bulunmaktadır. Emperyalist sistemin varlığını sürekli bir düşman yaratarak sürdürme politikası için “medeniyetler çatışması” ve “radikal İslam” şeklinde adlandırılıp saldırganlığına gerekçe olarak öne sürülen tez bugün güçlü̈ bir argüman haline dönüşememiştir. Emperyalist sistem bir yandan ideolojik bir kriz yaşarken diğer yandan emperyalist güçler arasındaki çelişkilerin arttığı bir döneme girmektedir.
  1. Sovyetler Birliği yıkıldıktan sonra emperyalist sistemin bütün güçlerinin yan yana gelerek başlatmış oldukları genişleme ve egemenlik politikası, bugün gelinen nokta itibariyle hem kendi içlerinde hem de sistemin diğer unsurlarıyla yeni çelişkiler ortaya çıkarmıştır. İngiltere’nin AB’den çıkışı ile İngiltere ve ABD arasındaki yakınlaşma, Almanya’nın daha bağımsız bir güç olarak öne çıkması sistemin fay hatlarını oluşturmaktadır. Öte yandan emperyalist hiyerarşide bu ülkelerin bir altında bulunan Rusya ve Çin’in bu egemenlik çekişmesinde öne çıkmaları önümüzdeki dönemde çelişkileri daha da artıracak bir sürecin yaşanacağını ifade etmektedir. Bu durum, güç çekişmelerinin ve bölgesel vekâlet savaşlarının devam edeceği bir geleceğe işaret etmektedir.
  1. Ancak bununla birlikte, emperyalist güç odakları arasındaki çelişkinin her geçen gün arttığı bir süreçle birlikte, bu güç odakları arasındaki dengelerin belirleyici olduğu güncel gelişmeler uluslararası siyasetin yönünü̈ belirlemektedir. Bu açıdan bu güç odakları arasındaki çelişkilerin birikmesi ile bu güçler arasında güncel çıkarların kesişmesi arasında mutlak ayrım koymak hatalı bir yaklaşım olacaktır. Bunun yerine siyasette kesişim kümeleriyle beraber çelişkilerin ortak paydasına odaklanmak gerekiyor.
  1. Bu anlamıyla emperyalist güçlerin kendi içindeki ilişki ve çelişkileriyle birlikte ele alınması gereken bir başka olgu da emperyalist sistemin kriz dinamiklerine karşı geliştirilen kriz karşıtı politikalardır. Bu politikalar son kertede sistemin devamlılığı açısından belirleyici olmaktadır. Krizi ertelemek için emperyalist güçler arasında gündeme gelen işbirliği, ortak ekonomik ve siyasal çıkarları kapsamaktadır. Emperyalist güçlerin anlaşabilmesi, kapitalizmin sınırsız kar hırsını kontrol altına alacak politikalar geliştirilmesi, dünya ölçeğinde emperyalist boyunduruk altında bulunan ülkelerin kapsanmaya çalışılması gibi politikalar, kriz karşıtı başlıkların sadece bir kaçı olarak değerlendirilmeli ve emperyalist sistemdeki çelişkilerin mutlak savaş ve düşmanlığa yol açmadan yol alabilmesinin adımları olarak da görülmelidir. Emperyalizmin ideolojik krizi ve ekonomik anlamda biriken kriz dinamikleri ile kendi iç çelişkilerinin artmasından emperyalizmin büyük bir kriz içinde olduğu sonucuna varmak doğru değildir. Bugün emperyalist sistem, iki kutuplu dünya sonrasında yayılma ve egemenlik alanlarını genişletmek için hareket geçmiş, saldırganlığını artırmış, bölgesel savaşlara neden olmuş ve bu anlamıyla kendileri açısından yeni alanlar yaratmış durumdadır. Bugün gelinen sürece bakıldığında emperyalizmin geriye çekilen değil, tersine alanını genişlettiği bir gerçekliğin ortada olduğu kabul edilmeli, ancak her yeni durumun yeni kriz başlıklarını tetiklediği akılda tutulmalıdır.
  1. Kapitalist Türkiye, böylesi bir konjonktürde bağımlı ve emperyalist sistem tarafından belirlenmekte ancak egemen bir devlet pozisyonunu korumak istemektedir. İki kutuplu dünyanın bir sonucu olarak görece bu dengelere oynayarak kurulmuş ve varlığını sürdürmüş Türkiye, bugün emperyalist sistemin kendi içi çelişkilerinin daha da arttığı ve emperyalist yayılmacılığın Türkiye’nin alanını daha da daralttığı bir konjonktürden geçmektedir. Ortaya çıkan yeni zeminin kaygan yapısında ayakta kalmaya çalışan kapitalist Türkiye, bir yandan emperyalizme daha fazla yanaşacak, bir yandan da emperyalizm tarafından dayatılan yeni konuma direnç göstermeye çalışacaktır. Emperyalist sistem içindeki dengeler bir kez daha Türkiye’ye belli bir hareket alanı kazandırsa da son kertede belirleyici temel olgunun emperyalist sistem olacağının Türkiye açısından kaçınılmaz bir objektivizm olarak görülmesi gerekmektedir. Türkiye’nin NATO ve AB çizgisi dışına çıkması ve Avrasya seçeneği gibi bir eksen değişikliği bu açıdan mümkün değildir.
  1. Kuzey Afrika’da ve Ortadoğu’da ortaya çıkan değişimlerin kaynağında emperyalist yayılmacılık ve saldırganlık bulunduğu net olarak ortaya konmalıdır. “Arap Baharı”nın ve onun bir parçası olarak Suriye’deki gelişmelerin emperyalizm olgusu ele alınmadan açıklanması mümkün değildir. Yapılmak istenen iki kutuplu dünya sırasında ortaya çıkan dengenin emperyalizm lehine bozulması girişimidir ve bu yönde önemli ölçüde başarılı da olunmuştur. Ancak bu yeni durumun emperyalist sistem açısından yeni sorunlar doğurduğu, kağıt üzerinde yapılan planların bire bir hayata geçmediği ama belli bir doğrultuda ise yol alındığı saptanmalıdır.
  • Emperyalizmin mevcut politikaları bölgede yeni egemenlik sahaları yaratmakta, öte yandan bu egemenlik sahalarının oluşum dinamikleri emperyalizm için yeni “kriz” başlıklarını doğurmaktadır. Özetle emperyalizmin bugün bölge politikaları “küçük bölgeler yaratma” üzerine oturmakta, bu durum yeni kriz başlıklarını da tetiklemektedir. Bugün Suriye devletinin güçsüzleştirilmesi, Irak’ın parçalanması, ABD’nin egemenlik sahasında yer alan Kürt devletinin oluşturulması, İran’ın sistem içine çekilmesi, Rusya’nın sınırlandırılması ve hatta Türkiye’nin bu sürecin parçası haline getirilmek istenmesi ile karşı karşıya bulunduğumuz gerçeğinin üzeri asla örtülmemelidir. Bütün bu gelişmeler aynı zamanda Rusya-Çin-İran-Suriye eksenini ortaya çıkarmış, bu eksenin de emperyalizmin bütün planlarının kusursuz bir biçimde hayata geçmesini engelleyen bir pürüz noktası olduğu görülmelidir. Ancak bu durumun anti-emperyalist ya da anti-kapitalist bir içeriğe sahip olduğu anlamına gelmediği, sonuçta emperyalizme belli anlamda sınırlar çizse de bu ülkelerin kapitalist yönelimleri sebebiyle emperyalizmin dünya üzerinde kurmuş olduğu hegemonik zemine köklü̈ bir şekilde yerleşmesine de neden olduğu-olacağı bilinmelidir. Ortada emperyalizme karşı bir kutup değil, bu sistemin alt basamakları ile birinci basamağı arasındaki ilişkilerin yaratmış olduğu çekişmeler olduğu görülmelidir.
  • Bu değerlendirmelerden hareketle ulusal kurtuluş mücadeleleri anlamında Kürt Sorununun bugün “bölgesel” sorunu haline geldiği ve bu anlamıyla uluslararası güçlerin hegemonya mücadelesinin bir konusu haline geldiği açık olarak görülmüştür. Emperyalizm bir yandan Irak’ta Barzani yönetiminde bir Kürt devleti kurulması için hazırlanmaktadır. Diğer yandan, Kuzey Suriye’de bir Kürt bölgesi oluşturma hedefinin arkasında da ABD’nin, Almanya’nın, Fransa’nın ve İngiltere’nin Kürt bölgelerinde üs açmasıyla sonuçlanan bir süreç bulunmaktadır. Başka bir ifadeyle, bugün Kürt kartı emperyalizmin eline geçmiş bulunmaktadır ve yaşanan süreç en kaba haliyle bu şekilde görülmelidir. Amerikancı AKP’nin iktidarda olduğu bir Türkiye’nin emperyalizmle yaşadığı sorunlar ve aradaki göreli açının kaynağında tam da bu durum yatmaktadır. Bu bağlamda, Kürt Sorunu, emperyalist-kapitalist sistemde mutlak uyum yerine karşılıklı ilişki ve gerilimlerin birlikte sürdüğü̈ bir dünya sistemin somut örneği olarak bir kez daha görülmelidir. Bugün Kürt Sorunu Ortadoğu’da büyük güçlerin ve bölgesel devletlerin politikalarının bileşkesi olacak bir dengeye doğru gitmektedir. Kürt Sorununun ülkemizde nasıl bir gelecek bulacağı bu gelişmelere bağlı olarak okunmak durumundadır.
  • Irak’ın parçalanması ve Suriye’nin parçalanma girişimi ya da güçsüzleştirilmesi hedefi bir emperyalist saldırganlık politikası olarak okunmalıdır. Emperyalist güçlerin attıkları adımın büyük bir yıkım ve savaş doğurduğu gerçeği ile kendi çıkarları adına belli bir yol kat etmesi bir yere yazılmalıdır. Ancak bununla birlikte emperyalist saldırganlığa karşı gelişen direnişlerin de aynı ölçüde önemi mutlaka kayıt altına alınmalıdır. Komünistler, Kürt Sorunu başta olmak üzere bölgede yaşanan gelişmelere bakarken, emperyalizm olgusunu merkeze koyarak bir yaklaşım geliştirmek zorundadırlar. Bu açıdan Suriye devletinin meşru direnişinin yanında yer alırken ülkemizin önemli sorunu olarak görülen Kürt Sorununda eleştirel bir yaklaşım içinde olması bu sürecin doğal sonucu olarak görülmelidir. Bugün Kürt siyasi hareketinin giderek ulusalcı bir siyasal çizgiye kaydığı tespit edilmeli, bu çizginin kendi pragmatist politikaları doğrultusunda emperyalizmle işbirliği yapmaktan çekinmediği kesin olarak ortaya konulmalıdır. Kürt siyasi hareketinin önemli bir bölmesi olarak değerlendirilmesi gereken Barzani çizgisinin işbirlikçi karakteri üzerine bir tartışma bulunmamaktadır. Kürt siyasi hareketinin diğer bir unsuru olan PKK hareketinin ise bugün bölgedeki siyasal gelişmeler ve emperyalist güçlerin varlığı dolayısıyla emperyalizme daha yakın bir eksende durduğunu ve durabileceğini söylemek yersiz olmayacaktır. Ancak bölgedeki yeni gelişmeler ve uluslararası ve bölgesel devletlerin yeni anlaşmaları Kürt siyasi hareketini farklı bir eksene yerleştirme olasılığını da beraberinde getirebilir. Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler Kürt Sorununun nasıl bir evreye ulaşacağını da gösterecektir. Türkiyeli komünistler başta Rojova olmak üzere bu bölgede ortaya çıkan otonom yönetimleri yukarıdaki nedenlerden dolayı “devrim” başlığı altında değerlendiremez. Komünistler ilerici ve anti-emperyalist bir perspektifle bir bölge politikası geliştirmek durumundadırlar.
  • Bununla birlikte Ortadoğu denkleminde olasılığı güçlü̈ bir denge halinin kurulması, Türkiye’de Kürt Sorunu başlığında İkinci Cumhuriyet rejimi içinde bir çözüm olasılığını güçlendirmektedir. Bu durum İkinci Cumhuriyet rejiminin yerleşme sorunu önündeki en büyük engeli de ortadan kaldıracak ve liberal siyasetin temsiliyetini üstlendiği yeni bir siyasal güç olarak Kürt siyasi hareketinin İkinci Cumhuriyet rejiminde yerini almasını sağlayacak bir olasılık olarak gündemdeki yerini korumaktadır.
  • Türkiye içindeki siyasal gelişmeler ve Türkiye’nin dış politikasında yaşanan gelişmeler, iki kutuplu dünya sonrası kapitalist Türkiye’nin yerinin ne olacağı sorusuyla ilgilidir. Türkiye sermaye devleti, iki kutuplu dünyanın dengelerindeki konumunu korumak istemekte, ancak ortaya çıkan nesnellik buna izin vermemektedir. Yaşanan gelişmelerin merkezinde bu objektif durum vardır. Kaldı ki, Türkiye sermaye devleti, bu dönüşümü diğer Ortadoğu ülkelerinden daha erken bir tarihte “ılımlı İslam” adıyla iktidara gelen AKP ile birlikte yaşamış, bu dönüşüm gerici yeni bir rejimle sonuçlanmıştır. İkinci Cumhuriyet rejimi olarak adlandırılabilecek bu rejim, 1923 Cumhuriyetinin kuruluş paradigmalarının yerine inşa edilmiş ve yeni dünya düzenine uyum ve bağlanma arasındaki gerilimlerle kurulmuştur. 14 yıllık AKP iktidarı döneminde yaşanan bütün siyasal gelişmeler bu sancıların bir sonucudur ve son yaşanan darbe girişimi de Türkiye’nin objektif varlık koşulları ile emperyalist sisteme bağlanma içeriği arasındaki gerilimle ilgilidir. Bugün 1923 yılında kurulmuş Cumhuriyet’in bir daha geri gelmemek üzere yıkıldığını yerine İkinci Cumhuriyet diye adlandırdığımız gerici AKP rejiminin artık geri dönülmeyecek bir şekilde hayat bulduğu kabul edilmelidir.
  • Yaşanan darbe girişiminin merkezinde, Ortadoğu’daki siyasal gelişmelerin bir parçası olan emperyalist çıkarlar ile Türkiye sermaye devletinin kuruluş paradigmalarından doğan varlık koşulları arasındaki açı yer almaktadır. Bu açı son kertede bölgesel parçalanmaların Türkiye üzerindeki etkilerinde düğümlenmektedir. önümüzdeki süreç, mutlak uyumsuz ve çatışmaların olduğu ve emperyalist eksenden uzaklaşan bir Türkiye sermaye devlet modeline değil, tersine karşılıklı uyumun ve yeni denge halinin kurulacağı ve İkinci Cumhuriyet rejiminin daha da oturmaya çalışacağı bir zemine doğru yol alacaktır. Fazlasıyla sağa bükülmüş Türkiye sermaye devletinin çubuğu merkeze doğru bükmesi, İkinci Cumhuriyet rejiminde yeniden yapılanmanın gündeme gelmesi ve siyasal mutabakat arayışı önümüzdeki günlerin siyasal gelişmeleri olarak karşımıza çıkacaktır. Türkiye siyasetinde bugün merkez eksenin ise geçmişe göre 14 yıllık AKP iktidarıyla daha sağa kaydığı bir kez daha ifade edilmeli, buradan bir normalleşme değil bu tahribatın uçlarının törpülenmesi anlaşılmalıdır. Emperyalizmle uyumsuz bir sermaye devleti modelinin Türkiye’nin çözülmesi anlamına geleceği sermaye iktidarının sahipleri ve düzen partileri tarafından net olarak bilinmekte olup bu konuda gerekli adımların atılması için tereddüt göstermeyeceklerdir. O yüzden darbe girişimi sonrası daha laik, daha bağımsız, daha demokratik bir Türkiye beklentisi gerçekçi değildir, ortada olan İkinci Cumhuriyet rejiminin yerleşme ve emperyalizmle uyum sorunudur. Bu açıdan laiklik konusu ülkemizin temel mücadele başlıklarından birisi olarak başa yazılmaya devam edilmelidir.
  • İkinci Cumhuriyet rejiminin yerleşmesinde iki temel sorun bulunmaktaydı. Bunlardan birincisi cumhuriyetçi, seküler ve ilerici toplumsal kesimlerin kapsanması ve ikincisi ise Kürt Sorununda düzen içi bir çözümün ortaya konmasıydı. Darbe girişimi sonrası birinci noktada belli bir siyasal mutabakat bizzat düzen partileri temsiliyeti eliyle tavanda sağlanmaya çalışılmış, Kürt Sorunu ise belli bir vadeye bırakılarak çözülme yoluna gidilmiştir. İkinci Cumhuriyet rejiminin toplumsal mutabakat sağladığını ise darbe sonrası ortaya çıkan tabloya bakarak söylemek çok erken ve yanlış bir tespit olacaktır. Toplumsal yapıda İkinci Cumhuriyet ile uyum sorunu devam etmektedir. Bu anlamıyla önümüzdeki süreci İkinci Cumhuriyet rejiminin yerleşme adımları izleyecektir. Bu süreçte düzen içi güçlerin büyük bir direniş göstermeyeceği bilinmelidir. İkinci Cumhuriyet rejimi kendi yolunu bulurken objektif sınırlarına da dayanmış bulunmaktadır. Ortadoğu’da radikal İslamın hedef tahtasına oturtulması, ılımlı İslam projesinin emperyalistler açısından istenen durumu yaratmaması ve Ortadoğu’da oluşan denge, Türkiye’nin İslamcı bir faşist diktatörlüğe yönelmesinin zorlaştıracak faktörler olarak not edilmelidir. Rusya ve Suriye ile anlaşmaya çalışan, radikal İslam karşıtı emperyalistlerin sözde mücadelesinin bir parçası haline gelecek, emperyalist sistemle uyum sorunlarını çözecek Türkiye sermaye devletinin daha fazla radikalleşme şansı giderek zorlaşmaktadır. Bugün ortaya çıkan “batı karşıtı söylem” bir retorik düzeyinde pazarlık kozu olmasının ötesinde bir anlam taşımamaktadır. Aynı şekilde yönünü̈ “Avrasya seçeneğine” dönecek Birinci Cumhuriyet’in kazanımlarını tekrardan gündeme getirecek bir yönelim hiç olmayacaktır. İkinci Cumhuriyet rejimi, emperyalizmle uyum sorunlarını çözerek yol alacaktır.
  • Yukarıda açıklanan sermaye devletinin yönelimlerine ilişkin kuvvetli olasılıkları uçlara çekerek yapılacak sol siyasetin hata yaptırma riski büyüktür. Düzen siyasetinin sağcı bir radikalleşmeye doğru gideceği tespiti ile düzen içi liberal siyasetin parçası haline gelmek ve Kürt siyasi hareketinin çizgisine eklemlenmek ne kadar yanlışsa, emperyalizme yaşanan açı genişlemesini mutlaklaştırıp AKP rejimi taraftarı haline gelinecek bir siyasal çizgi de aynı ölçüde yanlış ve devrimci siyaset kulvarının dışına çıkacak bir hat anlamına gelmektedir. Liberal ve ulusal çizgiler dışında mutlak olarak sosyalizmin bağımsız siyasal hattında ısrar eden bir mücadele hattı başa yazılmalıdır.
  • Bugün Türkiye siyasetinin koordinatlarına baktığımızda cumhuriyetçileri, dinci gerici siyaseti, Kürt siyasi hareketini ve faşist hareketi belli başlı ağırlık noktalarını oluşturan güçler olarak görmek durumundayız. Bu siyasi hareketlerin oluşturdukları ağırlık noktalarını ve karşılıklı konumlanmalarını analiz etmeden eksen tarifi yapılamaz. Aynı zamanda Türkiye tarihi boyunca hiçbir zaman toplumsal bir güç haline gelmeyen ancak ideolojik bir ağırlığa sahip olan liberalizm olgusu da bu tabloya eklenmelidir. Yine bu siyasi haritaya, Türkiye’de toplumsal algıyı şekillendiren siyasal eksenlerin oluşmasında emperyalizmle kurulan ilişkiler ve emperyalizmin müdahaleleri de mutlaka eklenmek durumundadır. Düzen siyasetinin koordinatları ve ağırlık noktaları tarif edilirken aynı zamanda sosyalist hareketin bu eksenlerin bir parçası olmadan bağımsız duruşunu ortaya koyması sağlanmalıdır.
  • Bu açıdan bazı olguları devrimci siyaset üretiminde silikleştirmek ve ikincil sıraya koymak mümkün değildir. Her ülkenin kendi özgün süreçlerinde bu olgular yer değiştirebilir ancak Türkiye söz konusu olunca anti-emperyalizm, gericilik karşıtlığı ve sermaye karşıtlığı Türkiye’de devrimci siyasetin asla geriye çekemeyeceği güncel mücadele başlıkları olarak en başa yazılmalıdır. Bu mücadele başlıklarından birisinin eksikliği ya da tek başına birisinin sivriltilmesi devrimci siyasetin yanlış hedeflere yönelmesine ya da sol açısından eksen kaymasına neden olacak bir arızaya işaret eder. Tek başına antiemperyalizmi ileriye çıkarıp, sermaye karşıtlığının geriye çekilmesi, sınıf uzlaşmacısı ulusalcı bir çizgiye, anti-emperyalizmi geriye çekip, “tek başına” laikliği öne çıkartmak liberalizmin ya da sosyal demokrasinin burjuva demokratizmine kayacak bir çizgiye neden olur. Türkiye komünist hareketi emperyalizme, sermayeye ve gericiliğe karşı bütünlüklü bir mücadele hattını ortaya koymak ve kendi eksenini oluşturmak durumundadır.
  • Yaşanan darbe girişiminin, darbe-demokrasi ikilemi üzerinden ele alınması bu açıdan mümkün değildir. Bu durum AKP gericiliğinin ve sermaye düzeninin yeniden yapılanmasına çanak tutacak bir politik sonuç doğurur. Darbeye karşı olmak, gerek arkasındaki güçler ve gerekse darbenin failleri olarak gericilerin bulunması karşısında mutlaka laiklik-anti-emperyalizm-sermaye karşıtlığı üzerine kurulu bir siyasal hatla mümkündür. Komünistler, bugün bu üç başlıkta tavizsiz bir mücadele vermeli, emekçi sınıfların gerek bugün siyasallaşma parametrelerine hitap edebilmek gerekse emekçi sınıfları düzen karşıtı bir çizgiye çekebilmek amacıyla bu üç başlıktaki mücadeleyi öne çıkarmalıdırlar.
  • Sermaye devletinin ve İkinci Cumhuriyet’in nesnel ve öznel koşullarının olası yönelimleri bir tarafa, bu sürecin çelişkisiz, istikrarlı ve uyumlu bir şekilde yol alması, gerek dünya emperyalist-kapitalist sistemin kriz ve çelişkileri dolayısıyla gerekse Türkiye’nin toplumsal dinamikleri ve sermaye düzeninin kriz potansiyelleri nedeniyle mümkün değildir. İkinci Cumhuriyet rejimi yeni kriz dinamiklerine gebedir. Birinci Cumhuriyet’in gericilik ve Kürt Sorunu başlıklarındaki sorunları ile çok kutuplu emperyalist yeni dünya dengesinde ve emperyalist saldırganlık döneminde yaşadığı uyum sorunu çözülmesi gereken kriz dinamikleri olarak gündeme gelmiştir. Bugün İkinci Cumhuriyet hem bu kriz dinamikleri üzerine hem de bu dinamiklerin sonucu olarak gündeme gelmiş bulunmaktadır. İkinci Cumhuriyet rejiminin önündeki kriz başlıklarının başında cumhuriyetçi-ilerici toplumsal dinamikler ve emperyalist dünya sisteminin “kararsız” ve dinamik yapısının getireceği kriz başlıkları ile ekonomik kırılganlık olacaktır. Özellikle bir kriz dinamiği olarak ekonomik kırılganlığın sonucu olarak önümüzdeki dönemde emekçi sınıfların toplumsal bir tepkiye dönüşecek hareketleri sürpriz sayılmamalıdır. Bu gerçekleştiğinde, gerici siyasetin retorik olarak ortaya koyduğu argümanların İkinci Cumhuriyet rejiminde yeniden üretilmesi hiç mümkün olmayacaktır.
  • İkinci Cumhuriyet rejiminin nasıl bir ideolojik zemin üzerine kurulacağı hala belirsizliğini korumaktadır. İdeolojik kurucu niteliğin Kemalizm olamayacağı açıktır. Tersine Türkiye’nin kuruluş paradigmalarına yönelik AKP döneminde gerçekleşen yıkıcı adımlar, başta Cumhuriyet kazanımlarını bir bir ortadan kaldırmış ve bugün gelinen aşamada nasıl bir ideolojik çerçeve sorusunu sermaye sınıfı adına yanıtsız bırakmıştır. 1923 Cumhuriyetine ve rejimine karşı konumlandırarak geliştirilen “yeni Türkiye” söyleminin içi boş olduğu ve “yeni Osmanlıcılık”ın da hayalden başka bir anlam taşımadığı somut olarak ortaya çıkmıştır. Eklektik ve sentetik bir ideolojik yapılanmayla yol almak durumunda kalacak olan İkinci Cumhuriyet’in öne çıkarmaya çalıştığı “15 Temmuz ruhu” da yeni bir rejimin harcı olmaktan uzaktır. Sermaye devletinin günü̈ kurtarmak için sarıldığı “darbe karşıtı birlik ve demokrasi” söyleminin yakın dönemde etkisini yitireceği ve bu anlamıyla İkinci Cumhuriyet’in kaygan bir zemin üzerine kurulacağı görülmelidir. İkinci Cumhuriyet rejiminin en önemli kriz başlıklarından birisi de yaşayacağı bu ideolojik boşluktur.
  • Böylesi bir boşluğun başka bir düzen aktörü̈ tarafından doldurulmasının imkanı bulunmamaktadır. Milliyetçi hareketin böylesi bir vizyonu ve Türkiye kapitalizminin yeni bir aşamaya geçerek milliyetçi bir yayılma zemini yaratma olanağı yoktur. Kürt siyasi hareketinin Türkiye’nin bütününü kapsayacak bir modele oturmasının objektif koşulları bulunmazken, sosyal demokrasinin bugünkü̈ kapitalizminin ihtiyaçları bağlamında göreve çağrılması mümkün gözükmemektedir. Cumhuriyet kazanımlarının 60 yıldan fazladır kemirilmesi, Türkiye kapitalizminin bağımlı yapısının sürdürülmesi, yeni bir sermaye birikim sürecinin yaşanmaması ve fay hatlarında yürüyen bir ekonomik yapının varlığı karşısında daha istikrarlı bir sermaye düzeni ve bunun yolunu yapan bir siyasal hareket ortaya çıkarmayacaktır. AKP, 14 yıllık iktidarında bu misyonla yola çıkmış, Birinci Cumhuriyetin yıkılmasına imza atarken “yeni Türkiye”nin altını dolduramamıştır. Bu açıdan gericiliğe ve emperyalizme daha çok sarılan aynı zamanda vahşi kapitalizmin bütün çıplaklığının daha fazla ortaya çıkacağı piyasalaşmaya sarılmak dışında bir seçeneği bulunmamaktadır. Böylesi bir tabloda cumhuriyetçi toplumsal dinamiğin kapsanamayacağı bilinmeli ve aynı zamanda bu dinamiği geriye dönerek “neo Kemalist” yeni bir ideolojik formasyonla belirlenen bir siyasal hareketi taşıması, bugünkü̈ emperyalist sistem düşünüldüğünde, beklenmemelidir. 15 Temmuz süreci ile birlikte İkinci Cumhuriyet rejiminin dönmek istediği mutabakat tablosu, bugün AKP rejimine geçici bir nefes aldırmakla birlikte, bu zorunlu dönüşümün siyasal sonuçları toplumsal alanda ve ideolojik-siyasal haritanın eksenlerinin oluşmasında farklı sonuçlar yaratacaktır. Bütün bu tabloda cumhuriyetçi toplumsal kesimlerin yeni bir arayış içinde olacağı ve bu arayışın Türkiye komünist hareketi ile buluşma zeminine olanak tanıyacağı görülmelidir. Sermaye devletinin merkez sağ kulvarının parçalandığı bir tablonun benzerinin aynı şekilde İkinci Cumhuriyet rejiminin taşıyıcı kolonlarında da görüleceği ve bu kolonların yıpranmaya ve parçalanmaya yüz tutacağı beklenmelidir. İkinci Cumhuriyet rejimi, geriye dönemeyeceği gibi ileriye de taşıyacak bir dinamizmden yoksun kalacaktır.

 

İKİNCİ CUMHURİYET’TE KOMÜNİST HAREKETİN GÖREVLERİ

  • Bugün Türkiye sosyalist hareketinin geriye çekilmiş olması zahiri ve göreceli bir durum olarak görülmek durumundadır. 12 Eylül sonrası yeniden ayağa kalkan Türkiye sosyalist hareketi 2013 Haziran’ı sonrası yeni bir düzleme geçmiştir. Son kertede ve en genel biçimiyle Birinci Cumhuriyet’in yıkılmasına tepki olarak okunması gereken bu halk direnişi, devrimci kalkışma için ülke topraklarımızın sağlam zemine bastığının da göstergesi olmuştur. Ancak bununla birlikte, bugün önümüzdeki asıl gerçeklik İkinci Cumhuriyet rejiminin geri dönülmez bir biçimde almış olduğu yoldur. Türkiye sosyalist hareketi bu gerçeklik üzerine geleceğini inşa etmeli, İkinci Cumhuriyet’te yeni bir mücadele hattı örmeli, örgütsel yeni bir yapıyı toplumsal ölçekte kurmanın yollarını aramalı ve toplumsal bir seçenek haline gelen siyasal bir konumlanış içinde olmalıdır.
  • Türkiye sosyalist hareketinin makus talihini kıracak yeni bir çıkış için koşullar elverişlidir. Türkiyeli komünistler, bu elverişli koşullar üzerinden büyük bir derlenişi gerçekleştirmek için çaba gösterilmelidir. Bu derleniş, köklerini 1920’de Bakü’de kurulan Türkiye Komünist Partisi’nin uzun yolculuğunun yeni bir evresi ve atılımı olarak kodlanmalıdır.
  • Türkiye solu, 2000’li yıllarda ulusal, liberal ve sosyalist sol olarak 3 ayrı kulvarda temsil edilmiştir. Sosyalist solun ana temsilcisi olarak TKP bu süreçte ciddi bir ağırlığı temsil etmiştir. Bugün TKP’nin kendi iç sorunlarından dolayı yaşadığı geri çekilme, dejenerasyona ve sağa kaymaya zaten meyilli olan solun tepetaklak giderek büyük bir hızla İkinci Cumhuriyet’in soluna dönüşümüne yol açmıştır. Bu sorun TKP’nin doldurduğu alanın görülmesi açısından önemli sayılmalıdır.
  • Bugün liberal bir sol hareketten bahsetmek mümkün değildir. Liberal sol, arkasındaki sol ibaresini bırakmış, dün AKP sonrasında Cemaat ve şimdi de Kürt siyasi hareketinin arkasına geçerek “çıplak” kimliğine kavuşmuştur. Liberalizm, emperyalist ideolojik üretim merkezlerine bağlı düzen içi bir siyasal hareket olarak yerini bulmuştur. Ancak toplum üzerindeki baskı ve kuşatmayı, sahte demokrasi ve özgürlük söylemi ile manipülasyon gücüne sahip olan liberalizmi, sosyalist hareketin kati surette mücadele etmesi gereken bir olgu olarak görmesi gerekmektedir. Aynı şekilde cumhuriyetçi, laik, yurtsever toplumsal kesimlerin umutlarının, başka alternatif olmadığından dolayı, düzen partisi CHP tarafından soğurulması kabul edilemez. Ülke tarihimiz sol gösterip sağ vuran sosyal demokrasinin emekçileri oyalamasıyla geçmiştir. Bugün AKP eliyle kurulan gerici rejimin adı olan İkinci Cumhuriyet rejimine meşruiyet katmak dışında bir misyonu bulunmayan düzenin sahte solunun karşısına gerçek bir alternatif çıkarma zorunluluğu sarih bir şekilde ortadadır. Türkiyeli komünistler, emekçi sınıflara karşı sorumluluğunu bu gerçeklikte bir kez daha görmelidir.
  • Türkiye komünist hareketi, Kürt Sorununda ilkeli, anti-emperyalist ve sınıfsal bakışından asla taviz veremez. Bugün sermaye, emperyalizm ve gericilik ile arasına mesafe koymayan Kürt siyasi hareketine, Türkiye komünistlerinin “mesafesiz” yaklaşması beklenmemelidir. Kürt siyasi hareketinin gölgesinde sosyalizmin bir siyasal hareket olarak ortaya çıkamayacağı herkesi için açık olmalıdır. Kürt ve Türk işçi sınıfının siyasal temsiliyetinin hem Kürt Sorunu bağlamında hem de Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler doğrultusunda acil bir ihtiyaç olduğu Türkiyeli komünistlerin karşısında durmaktadır.
  • Bugün Partimiz Türkiye Komünist Hareketi’nin temel görevi, yukarıda ifade edilmeye çalışılan noktalarda İkinci Cumhuriyet’te emekçilerle buluşmuş ve sosyalizmi toplumsal bir seçenek haline getirmiş bir komünist partinin oluşturulmasıdır. Bu sürecin Türkiye Komünist Partisi’nin yeniden siyaset dönmesi hedefini taşıdığı açıktır. Partimiz Türkiye Komünist Hareketi, bu sorumluluk ve görevle karşı karşıya bulunduğunun bilincinde olarak çalışmalarını ve Türkiye sathında örgütlenmesini hızlandırmalıdır.
  • Partimiz Türkiye Komünist Hareketi, ülkemizde büyük toplumsal ve siyasal gelişmelerin yaşandığı bir konjonktürde örgütsel ve siyasal ideolojik hesaplaşmalarla yolunu açan bir hareket olarak bugün işçi sınıfı örgütlenmesini ve sosyalizmin siyasal bir seçenek haline gelmesini önüne misyon olarak koymuş, bu doğrultuda partileşme hedefiyle öncü̈ bir örgütlenmenin adı olarak değerlendirilmelidir. Geçmiş dönem siyasal mücadelemizin örgütsel tıkanma noktaları tek tek ortaya konarak aşılmış, Parti hattımız kıskançlıkla korunmuş, parti saflarında ortaya çıkan sağ sapmayla hesaplaşılarak yolunu açmıştır. Bu bağlamda gerek Leninizmin ülke topraklarında yeniden üretileceği gerekse devrimci bir siyasal hattın emekçi sınıflarda ete kemiğe bürüneceği bir gelecek tasavvuru ile yolunu açan Partimiz Türkiye Komünist Hareketi, geleceğin partisi olma hedefiyle çalışmalarını sürdürmektedir.
  • Partimiz Türkiye Komünist Hareketi, bu doğrultuda, “örgüt ve siyaset arasında açı” söylemini bir başlık olmaktan çıkarmış, örgütçüler ve siyasetçiler gibi ayrımı ortadan kaldıran adımlar atmış, merkezileşme, kolektivizm ve kadrolaşma başlıklarında önemli ölçüde yol almış, partinin iç örgütlenmesi güçlendirilirken dış örgütlenme konusunda da bir dizi çalışmasıyla öne çıkan yeni bir siyasal hareket haline gelmiştir. Partimiz Türkiye Komünist Hareketi, bu Tüzük Kongresiyle birlikte yüzünü̈ tamamen dışarıya dönecek bir öncü̈ örgütlenmenin temel omurgasını oluşturarak geçen bir yılı geride bırakmıştır.
  • Partimiz Türkiye Komünist Hareketi yukarıda ifade edilen misyon doğrultusunda öncü̈ bir örgüt olarak adım adım gerçek bir komünist partisinin inşasına girişmelidir. Bu sürecin en önemli ayağı işçi sınıfı içerisinde gerçek mevziler edinmek ve sınıf örgütlenmesinde gerçek zeminler yaratmak olacağı bilinmelidir. Partimiz, işçi sınıfının bugün örgütsüz ve sendikaların geri halini veri alarak sınıf içinde ileri kollar yaratacağı örnekler ortaya koymak durumundadır. Partimiz, bir sınıf partisi olarak sınıfa dayanacak gerçek işçi örgütlenmeleri konusunda ısrarcı bir çalışma içinde olacaktır.
  • Aynı zamanda sosyalizmin bir alternatif olarak toplumsal alanda örgütlenmesinin en önemli ayağı emekçi kadınlar içerisinde örgütlenmektedir. Bugün gericiliğin tahakkümü̈ altında bulunan kadınların örgütlü̈ güce dönüştürülmesi ülkemizin aydınlanma mücadelesinde ertelenemez bir görev olarak karşımızda durmaktadır. Partimiz, militan bir kadın hareketinin ve kitlesel bir kadın örgütlenmesinin yaratılacağı toplumsal örgütlenme biçimlerini hayata geçirmek zorundadır.
  • İkinci Cumhuriyet rejiminin kapsayamayacağı en önemli toplumsal dinamiklerinden birisi de gençlik alanıdır. Bu alanda komünist hareket partizan bir çalışma içinde olmalı, sosyalizmin yeni kuşaklara taşınmasında ve örgütlenmesinde gençlik alanında yeni araçlar geliştirmesi konusunda yaratıcı adımlar atmalıdır. Gençliği, komünist bir parti örgütlenmesinin dışında tutan bütün arayışların karşısında partili yeni bir kuşağın oluşturulması bu alandaki en önemli görevimizdir.
  • Partimiz, Türkiye komünist hareketinin yeni döneminde ideolojik mücadele alanında etkin bir mücadele içinde olmak zorundadır. Bugün düzenin ciddi bir ideolojik boşluk yaşadığı bir konjonktürde bu alanda gerek yayın alanında gerekse aydın hareketinde yeni bir odağın yaratılmasında önüne görevler koymalıdır.