Genel

Türkiye Komünist Hareketi – 2017 Yaz Konferans Raporu

BİRİNCİ BÖLÜM: ULUSLARARASI DURUM

  1. Emperyalizmin yaşadığı sorunlar

Sovyetler Birliği’nin çözülmesinin ardından ilan edilen kapitalizmin mutlak zaferi, yaklaşık on yıllık bir dönemin ardından teklemeye başlamış ve 2008 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD) başlayan emlak balonunun tetiklediği mali kriz ile birlikte çok gerilerde kalmıştır. 2008 krizinin etkilerinden bütünüyle çıkılamadığı bu dönemde, emperyalist-kapitalist sistemin bir bütün olarak küçük burjuvaziye umut, işçi sınıfına ise daha fazla pay vermeyi vaat edecek yeni bir hikayeye olan ihtiyacı giderilememektedir.

Emperyalizmin, başta geleneksel sayılabilecek ağır sanayi sektörlerinde karlılık, enerji ve hammadde kaynaklarına karlı ve sürekli erişim, yeterli tüketimi sağlayabilecek pazarların açılması ve sürekliliğinin sağlanması, pazarların paylaşılması ve yeniden paylaşılması gibi çeşitli başlıklarda sermayeyi rahatlatabilecek ve tatmin edecek yeni çözümler üretememekte olması emperyalist ülkelerin şirketleri başta olmak üzere tüm dünyada sermaye arasında rekabeti yukarıya çıkarmaktadır. Artan rekabetle birlikte korumacı önlemler de geçici çözümler olarak zaman zaman gündeme gelmektedir.

2008 krizinin ardından emperyalist merkezler başta olmak üzere tüm dünyada düşük büyüme oranları kırılamamıştır. Çin’in de niceliksel değil niteliksel büyüme tercihi ile büyüme oranını neredeyse yarı yarıya azaltarak ilerleme kararı da bir bütün olarak dünya ekonomisini etkilemektedir. Bu bağlamda, ABD’nin, Almanya’nın başını çektiği Avrupa Birliği’nin (AB) dahi gerisinde kalabildiği not edilmelidir.

Emperyalist hiyerarşinin daha alt basamaklarından başlayan özelleştirme ve işçi sınıfının haklarının daraltılması uygulamaları artık emperyalist hiyerarşinin en tepesindeki ülkelerde de giderek sertleşmektedir. Öte yandan, bu durum, emperyalizmin “küreselleşme” adı altında sermayeye sınırsız özgürlük getiren son döneminde aşırı şekilde artan servetin az sayıda elde toplanması ve gelir eşitsizliklerinin giderek daha fazla arttığı bir dönemde yaşanmaktadır.

Gelişkin kapitalist ülkelerdeki emekçileri de yoksullaştıran emperyalizm, “küreselleşme” diyerek yaptığı gibi bir “özgürlük ve zenginlik masalı” pazarlayamamaktadır. Tarihin sonunun geldiğinin ilan edilmesinden bu yana geçen çeyrek yüzyıl sonunda emperyalist-kapitalist sistem, ancak savaşlar, yoksulluk, eşitsizlik, açlık ve sorunlar sunmaktadır.

Bununla birlikte, son dönemde emperyalizmin en önemli sorunlarından biri de göçmenlik/mültecilik sorunu haline gelmiştir. Emperyalizmin, doğrudan veya dolaylı müdahaleleri nedeniyle tamamen istikrarsızlaştırıp savaş ve teröre kurban ettiği Ortadoğu, Orta Asya ve Afrika’daki milyonlarca insan, sadece hayatta kalabilmek adına emperyalist ülkelere sığınabilmek ve iltica etmek için tarihin gördüğü en dramatik yolculuklara katlanmaktadır.

Emperyalizm, kaderleriyle oynadığı bu insanları ölüm ile terbiye etmekte, yetişmiş nitelikli işgücünü ülkelerinde tutarken milyonlarca insanı da çevresindeki ülkelerde durdurmaya çalışmaktadır. Emperyalist ülkelere bir şekilde girebilen mülteciler ve göçmenler ise ırkçılık, yabancı düşmanlığı ve yoksulluk ile mücadele etmek zorunda kalmaktadır.

Emperyalist-kapitalist sistemin kendi sonunu getirecek bir kriz içerisinde olduğunu söylemek mümkün değildir. Ancak emperyalist ülkeler arasında daha geniş ölçekli savaş olasılıkları konuşulmakta, emperyalist sistem içerisindeki ve hiyerarşisinde çeşitli değişiklikler olması ihtimalleri ortaya çıkmaktadır. Dahası emperyalist devletler kendi halklarına da büyük bir baskı, izleme, zor yoluyla yönetmek dışında bir seçenek üretememektedir. Bu haliyle, dünyada yeni bir devrimci dönemin açılması için nesnel koşulların oluşabileceği ve komünistler açısından hızlıca bugünkü yetersizliklerin aşılarak kitlesel ve devrimci hareketlere öncülük etmek üzere hazırlık yapılması gereken bir süreçten geçildiği tespit edilmelidir. Esas olarak, nesnel koşullar bütünüyle kendiliğinden ortaya çıkmayacak ve işçi sınıfı partisinin mücadelesinin de bir sonucu olacaktır.

Tüm bu tabloda, komünistlerin emperyalizmin yönelimleri, tercihleri ve yapısını anlamak için daha fazla teorik üretim yapması ve bunun için de emperyalist ülkeler başta olmak üzere emperyalist-kapitalist sistemi daha derinden incelemesi bir zorunluluktur. Dünyada komünist hareketin yaşadığı zorlukların temelinde sürekli olarak düzene yanıt üretmek zorunda kalınmasının ve inisiyatifin neredeyse bütünüyle düzenin elinde olmasının da rolü bulunmaktadır. Bu açıdan, emperyalist sistem içerisindeki başta özellikle bankacılık sektörü üzerinden finans sermayesi olmak üzere sermaye yapıları, sermayenin hareketleri, karlılık oranları, ticaret ağları gibi başlıklarda yapılacak üretimlerin komünistler açısından yapılacak bir çıkışın altyapısı oluşturacağı görülmektedir.

  1. Emperyalizmin çatışma ve gerilim bölgeleri

Bu tabloda, emperyalizmin güncel olarak en önemlileri Suriye, İran, Ukrayna, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti (KDHC) ve Venezuela olmak üzere Ortadoğu, Doğu Avrupa, Doğu ve Güneydoğu Asya ile Latin Amerika gibi dünyanın pek çok bölgesinde çatışmalar yarattığı ve gerilimlerle ilerlediği bilinmektedir.

Bugün emperyalizm açısından en kritik coğrafyanın Suriye olduğu görülmektedir. Yıllarca cihatçı IŞİD, El Kaide ve benzeri onlarca terör örgütünü destekleyerek Suriye halkının üzerine çullanan emperyalizmin, Suriye’nin büyük ve onurlu direnişi karşısında “Arap Baharı” adı altında başlattığı Ortadoğu’ya siyasal İslamcı rejimler kurmak yoluyla müdahale projesi de büyük ölçüde sekteye uğratılmıştır.

Bununla birlikte, Suriye’de özellikle son birkaç yıl içerisinde güçlenen ABD-PYD işbirliği Suriye’nin kuzeyinde kurulan Amerikan üsleri ve IŞİD ile sürdürülen savaş sonrasında da devam edeceği söylenen silah yardımlarıyla Suriye’nin toprak bütünlüğüne yönelik emperyalist tehdit sürmektedir. Buna paralel olarak Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nde sonbaharda yapılması planlanan bağımsızlık referandumu da dikkatle takip edilmelidir. Bu çerçevede, özellikle Rusya’nın yardımıyla son iki yılda önemli kazanımlar elde eden ve kendi sınırları içerisinde egemenliğini genişleten Suriye devletinin emperyalist pazarlıkların bir konusu olmayı sürdürdüğü görülmektedir.

ABD ve emperyalizm açısından İran hala gündemdeki yerini korumaktadır. Bir önceki ABD Başkanı Barack Obama zamanında imzalanan anlaşmanın yeni ABD yönetimi tarafından eleştirildiği ve hatta, ABD’nin Suriye’deki düşmanı olarak, IŞİD ile birlikte İran’ın ifade edildiği bilinmektedir. Ancak İran’ın kendi özgünlükleri içinde emperyalizm tarafından doğrudan bir müdahale seçeneğinin, karşılanması güç bir maliyet çıkartacak nitelikte olduğu bilinmelidir. Bu bağlamda, geçtiğimiz aylarda Tahran’da IŞİD tarafından gerçekleştirilen ve Ayetullah Humeyni’nin türbesi ile İran Meclisi’ni hedef alan terör saldırılarının İran tarihi açısından ilk oldukları da not edilmelidir. Önümüzdeki dönemde, ilişkilerin ve gerilimin düzeyine göre emperyalizmin, bu tür saldırıların arttırılması için çeşitli provokasyonlara başvurabileceği ve İran’a karşı ambargo gibi seçenekleri daha da güçlendirerek yeniden değerlendirebileceği düşünülmelidir.

NATO’nun Sovyetler Birliği’nden kopan eski sosyalist ülkeleri kapsayarak Rusya’yı kuşatma stratejisi bilinmektedir. Bu adımlara karşılık, Rusya’nın daha önce Gürcistan’da yaşananları andıran şekilde Ukrayna’da da açık bir karşı koyuş sergilemesiyle, Rus etnik unsurlarının Ukrayna’da kopması anlamına gelen bir sürecin önü açılmış ve bir iç savaş patlak vermiştir. Bu iç savaşın kritik bir aşaması Kırım’ın Rusya’ya katılma kararı almasıysa bir diğer kritik aşama da Luhansk ve Donetsk bölgelerinde oluşturulan fiili özerk yapıların yerine, daha önce yapılan “Yeni Rusya” önerisinin ardından, bu kez de “Küçük Rusya” devletinin kurulduğunun ilanı ile geride kalmıştır. AB’nin enerji ihtiyaçları ve NATO’nun stratejik kararları arasında bir dengede tutulmaya çalışılan bu gerilimin çözümünün kolay olmayacağı ve özellikle Suriye’de bir çözümün sağlanmasının bekleneceği düşünülmelidir.

Emperyalizm açısından Suriye’den sonra en önemli gerilim başlığı KDHC olmayı sürdürmektedir. 1950’de işbirlikçi bir rejimle birlikte Kore halkına karşı ağır bir katliam gerçekleştiren emperyalizm, bugün de KDHC’yi tehdit etmeyi sürdürmektedir. ABD, Çin ile olan sorunlarında KDHC ile yaşanan gerilimleri kullanmayı sürdürmektedir. KDHC’nin tüm eksikliklerine rağmen sosyalizm yolunda mücadele etmekte olduğu ve ülkesi ile halkını emperyalist saldırganlığa ve işbirlikçi Güney Kore rejimine karşı bağımsızlığını her türlü meşru araçla savunma hakkı bulunduğu konusunda şüphe yoktur. Önümüzdeki dönemde ABD’nin KDHC’ye yönelik provokasyonlarının devam edeceği tespit edilmeli ve yeni bir emperyalist saldırganlığın hedefi olması ihtimali takip edilmelidir.

Emperyalizm içerisindeki ilişkiler de göz önüne alındığında dünyayı en yakından ilgilendirmesi gereken ve hem uzun vadeli olacağı hem de yumuşamasının mümkün olmadığı görülen gerilim ise Çin ile ABD arasında Güneydoğu Asya’da yaşananlardır. Çin, çoğunlukla ifade edildiği gibi, ABD’nin emperyalist hiyerarşideki hegemonyasını tehdit edebilecek en önemli güçlerden birisi olarak görülmektedir. Bunun yanı sıra, dünya ticaretini önemli ölçüde etkileyecek “Tek Yol Tek Kuşak” projesinde Avrupa Birliği ülkeleri ile işbirliğine giden Çin’in karşısında hammadde, ucuz işgücü ve düşük vergi gibi ekonomik başlıklar sebebiyle ABD ve İngiltere’nin konum alacağı ve Çin’in de ABD’yi bu projeden dışlama hedefi taşıdığı da bilinmektedir. Zaman zaman sertleşen gerilimin kısa ve hatta orta vadede bir sıcak çatışma halini alması olası gözükmemekle birlikte bugün dünyanın gündemindeki en tehlikeli gerilim olduğu bilinmelidir.

Latin Amerika’da 20. yüzyılın sonuna yaklaşırken yaşanan halkçı-sol rüzgar son yıllarda önemli ölçüde güç yitirmiştir. Venezuela’nın başını çektiği bu yükselişi Bolivya, Ekvator ve

Nikaragua takip ederken Şili, Arjantin ve Brezilya’da da sosyal demokratlar iktidara gelmişti. Doğal kaynaklarına dayanan ekonomileriyle Venezuela, Bolivya, Ekvator ve Nikaragua’daki bu halkçı-sol iktidarlar emtia fiyatlarının yüksek olduğu dönemde elde ettikleri gelirleri yoksul halkın ihtiyaçları için kullanırken emtia fiyatlarının düşüşe geçmesiyle bocalamaya başladılar. Bu iktidarların daha çok kent yoksullarına dayandığı ve kent merkezlerinde görece zayıf kaldıkları da bir başka olgu olarak belirtilmelidir. Bunda bu iktidarların sosyalizme yönelmek yerine oyalanmalarının da önemli etkisi vardı. Bu durumu fırsata çevirmek isteyen emperyalizmin, bu ülkeler içinde en stratejik konumda olan ve daha derin bir kriz yaşayan Venezuela’yı hedef tahtasına oturttuğu görülmektedir. Doğrudan ABD tarafından finanse edildiğini ve desteklendiğini gizlemekten çekinmeyen muhalif güçlere karşı Venezuela halkının direncinin başarıya ulaşması için daha fazla gecikmeksizin sosyalizme yönelmek gerektiği tartışmasızdır. ABD’nin Bolivarcı Devrim’in Venezuela devleti içindeki mevcut gücünü parçalamadan kısa vadede herhangi bir başarı göstermesi zor olmakla birlikte Venezuela’da şiddet ve kıtlığın neden olduğu krizin derinleşmesi için daha aktif olacağı öngörülmelidir.

Tüm bunlara rağmen, mevcut ekonomik ve toplumsal koşullarda emperyalistlerin orta vadede dahi küresel ölçekte bir sıcak savaş için yeterli enerji ve kaynağa sahip olmadıkları ayrıca belirtilmelidir. Dünyanın çeşitli bölgelerinde doğrudan veya çoğunlukla olduğu gibi dolaylı olarak üçüncü taraflar aracılığıyla askeri açıdan esas olarak düşük yoğunluklu ve/veya sınırlı alanlarda yaşanan çatışmaların seyri de bunu göstermektedir. Ancak, son tahlilde, emperyalizmin siyasi ve iktisadi olarak çözemediği sorunlarını yeni bir küresel ölçekli savaşla giderme yoluna gitmek zorunda kalabileceği her zaman akılda tutulmalıdır.

Dolayısıyla önümüzdeki dönemde anti-emperyalist mücadelenin önemli bir yer tutacağı değerlendirilerek emperyalizmin müdahale etmeye çalıştığı ülkelerle dayanışma gösterilmesi, mevcut çatışma ve gerilimlerin küresel ölçekli bir savaş dönüşme ihtimaline karşılık dikkatli olunması ve tüm ülkelerde bu mücadelenin yükseltilmesini sağlayacak olanakların yaratılması için hazırlanılması gereklidir.

  1. Emperyalist ülkelerde siyaset

Emperyalizm, henüz bütünüyle ve gerçek anlamda çözmeye yaklaşamadığı iktisadi ve siyasi sorunlarında zaman kazanmak istemektedir. Bu doğrultuda, emperyalist merkezler başta olmak üzere tüm dünyada siyaset alanının yeniden düzenlenebildiği görülmektedir. Siyaset alanında genel yaklaşımın, toplumsal bir direncin ortaya çıkmasını engellemek ve manipüle etmek olduğu öncelikle tespit edilmelidir. Bu bağlamda, özellikle seçim sonuçları üzerinden yapılan “solun veya sağın yükselişi” değerlendirmelerine ihtiyatlı yaklaşılmalıdır.

Burjuvazi sosyal demokrasinin çöktüğü yerlerde solu yeniden düzenleyerek sosyal demokrasinin yarattığı boşluğun düzen karşıtı bir kanala akmasını engellemektedir. Yunanistan’da SYRIZA ve İspanya’da PODEMOS gibi örneklerde bir sol yükselişten ziyade “yeni sosyal demokrasinin” görülmesi gerekmektedir. Bu yönelimin genellikle emperyalist hiyerarşinin alt sıralarında yer alan ülkelerde gerçekleşmesinin de öncelikle bu ülkelerin iç dinamiklerinde sağcı siyasetlerin her zaman daha öne çıkartılmış ve bu arada sosyal demokrasinin hegemonyasının görece daha zayıf ve merkeze/sağa kaymış olması etken olarak değerlendirilmelidir.

Öte yandan, sosyal demokrasinin görece gücünü koruduğu ülkelerde bu kez sağ alternatiflerin yükseltildiği görülmektedir. ABD’de Donald Trump ve Çay Partisi, İngiltere’de Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi, Fransa’da Ulusal Cephe, Almanya’da Almanya için Alternatif gibi seçeneklerle ortaya çıkan bu durumun, sağın geleneksel yabancı düşmanlığı ve muhafazakarlığını kullanarak, bir yandan sağın zayıflama ihtimalini ortadan kaldırmak için bir yandan o ülke burjuvazisinin kısa/orta vadeli korunma ihtiyaçlarını cevaplamak üzere geliştirildiği de görülmelidir.

Nitekim popülist sağın iktidara gelmesi halinde tüm söylemlerine rağmen alışılageldik düzen politikalarının dışına pek çıkmamaları veya İngiltere’de AB’den çıkış referandumu ve son seçimlerde görüldüğü üzere “acil görevler” tamamlandıktan sonra kenara çekilmeleri, sosyal demokrasiye karşı merkez sağın içinde erimeleri gibi olgular da popülist sağın kullanışlı bir araç olmanın ötesinde kalıcı bir yönelimi temsil etmediğini düşündürtmektedir.

Bu bağlamda, emperyalist ülkelerde siyaset alanında kısa ve hatta orta vadede sağın ve solun yükselişi üzerine yapılan kestirme tespitlerin gerçeklikten uzak olacağını düşünmek gerekir.

  1. Emperyalist sistemde yeniden düzenleme ihtimalleri ve çok-kutupluluğa giden dünya

Emperyalist sistem içerisindeki sorunlar ve çelişkiler, bunların bugün için çözümlenmesindeki yetersizlik, mevcut hiyerarşinin içerisinde herkesi tatmin edecek sonuçların elde edilmesi için yeterli iktisadi ve siyasi kaynak ile olanakların oluşturulamaması gibi nedenlerle, Soğuk Savaş döneminin özgünlüğü içinde oluşan ve reel sosyalizmin çözülmesinden sonra güncellenen mevcut emperyalist hiyerarşinin değişmesi ve emperyalist sistemin yeniden düzenlenmesi yönündeki tartışmaları da beraberinde getirmiştir.

Bu tartışmalara girmeden önce mevcut hiyerarşinin bir fotoğrafını çekmek yararlı olacaktır. Emperyalist sistemin en tepesinde kuşkusuz ABD bulunmaktadır. ABD’nin hemen altında ikinci basamakta tarihsel ağırlıkları da düşünülerek Almanya, İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya gibi ülkeler sıralanmaktadır. Üçüncü basamak, siyasi ve kültürel hegemonya alanları sınırlı, iktisadi ve askeri açıdan henüz küresel ölçekte bir gücü temsil etmeyen veya bu alanlardan sadece birinde güç haline gelen ve henüz bölgesel olarak öne çıkan Çin, Rusya, Brezilya ve Hindistan’dan oluşmaktadır. Dördüncü basamak ise aralarında Türkiye, Mısır, Ukrayna, Endonezya, Güney Kore, Arjantin, Meksika gibi ülkelerin sıralanabileceği emperyalist sisteme bağımlı, bölgesel ağırlıkları ve hareket alanları olan ülkelerden oluşmaktadır.

Anılan tartışmalarda, ABD’nin emperyalist sistemin liderliğini sürdürme maliyetine artık tek başına katlanmak istememesi, sermaye hareketlerinin serbestleşmesi neticesinde ulus-ötesi/çok uluslu şirketlerin sermaye ve yatırımlarının, çeşitli ülkeler ve düşük vergili bölgeler üzerinden geçmesi gibi nedenlerle karmaşıklaşması, emperyalist müdahalelere karşı mevcut hiyerarşi içerisinden gösterilen direnç ve mevcut hiyerarşide yükselme gücünü gösteren ülkeler, iktisadi veriler ve sermaye hareketleri, siyasi ve kültürel hegemonya ve tarihsellik gibi olgular yakından takip edilmelidir.

Bir ülkenin emperyalist sistemdeki yeri ve rolü hakkında yapılacak değerlendirmelerde iktisadi, siyasi, askeri ve kültürel veriler kadar tarihsel gelişiminin de dikkate alınması gerekmektedir. Bu bağlamda, emperyalist sistem içerisindeki yeniden düzenleme ihtimallerinin mutlaklaştırılması da kısa ve orta vadeli beklentilerin yükseltilmesi de hatalı sonuçlar ve değerlendirmeler ile yanlış uçlar ve yönelimler ortaya çıkaracaktır. Bunların çeşitli örnekleri bugün Türkiye’de de görülebilmektedir.

Bu bağlamda, emperyalist sistem içerisinde siyasi, askeri ve kültürel hegemonyanın temelini oluşturan iktisadi hegemonyanın rolü de doğru değerlendirilmelidir. Bir ülkenin emperyalist sistem içerisindeki rolünün belirlenirken o ülkedeki sermayenin niceliksel ve niteliksel gücünün, yapısının, erişebildiği alanların ve ilişkilerin emperyalist ülkeler karşısındaki durumu açıkça ve somut olarak ortaya konmadan emperyalist sistemin bütünü veya parçaları hakkında verilecek hükümler kolaylıkla boşluğa düşebilecek ya da yanlış sonuçlara yönlendirecektir. Bu açıdan finans sermayesinin özellikli yerine de özellikle dikkat edilmesi gerekmektedir.

Emperyalist sistem ve hiyerarşideki değişikliklerin bugüne kadar olduğu gibi dünya ölçeğindeki bir savaşla gerçekleşebileceği temel bir ilke olarak en başa yazılmalıdır. Bu tür bir alt üst oluş olmadan emperyalist ilişkilerin bütünüyle değişmesi ihtimali olmadığı gibi zaman zaman ortaya çıkan veya mevcut gerilimlerin 2. Dünya Savaşı’nın ardından oluşturulan uluslararası mekanizmalar yardımıyla çözüm dinamiklerinin de büsbütün ortadan kalkmadığı bilinmelidir. Daha önemlisi, önceki dünya savaşlarına giden yolda emperyalist hiyerarşinin dışına çıkmaya ve onu yeniden belirlemeye çalışan dinamik ve güçlü unsurların bugün karşılığını bulmanın zor olduğudur. Bugün emperyalist sistemde ve hiyerarşide değişiklik için en güçlü aday olan Çin dahi, 1914 veya 1939’daki Almanya gibi aynı anda iktisadi, siyasi, askeri ve kültürel alanda güçlü bir öne çıkış sergilememektedir.

Emperyalist sistem içerisinde ortaya çıkan farklı çıkarlar ve yeni gelişmeler doğrultusunda çok kutupluluğa doğru bir yönelim olduğu tespit edilmelidir. Ancak bu yönelimin bir sonuca bağlanması uzun bir vadeye bağlıdır. Dolayısıyla henüz belirgin bir kamplaşma ve kutuplaşmadan değil, belirli odakların şekillenmeye başlamasından söz etmek gerekmektedir. Bu bağlamda, ABD ve İngiltere’nin başını çektiği bir Atlantik odağından, Almanya’nın başını çektiği bir AB odağından ve Çin ve Rusya’nın öne çıktığı yükselen odaklardan söz etmek mümkündür.

Bu odaklardan mevcut hiyerarşide lider konumunda olan ABD’nin belirleyiciliği sürmektedir. Diğer odakların öne çıkan ülkeleri olan Almanya, Çin ve Rusya’nın gerek ABD ile gerek birbirleriyle gerekse emperyalist hiyerarşide ikinci basamakta olan İngiltere, Fransa, İtalya gibi ülkeler ile gerekse üçüncü ve dördüncü basamaklardaki diğer ülkeler ile olan ilişkileri göz önüne alındığında ABD gibi baskın ve belirleyici nitelikler taşımadıkları ve kendi odaklarının çevresinde birikmekte olan ülkelerin de henüz bütünüyle bu ülkelerle bir odak olmanın ötesine geçecek nitelikte yoğun ilişkiler de geliştirememiş oldukları tespit edilmelidir.

Tek tek ele alındığında, AB odağında, Almanya’nın AB içerisinde başı çeken rolünün Fransa, İtalya gibi ülkelerce bütünüyle ve kesin olarak kabul edilmemiş olduğunu,  NATO içerisinde olan bu ülkelerin bu anlamda askeri ihtiyaçlarını büyük ölçüde ABD’ye bıraktıklarını, son dönemde Libya, Suriye gibi ülkelere yapılan müdahalelerde daha öne çıkmakla beraber ABD’ye Rusya ve hatta Çin kadar bile bir alternatif olmadıklarını, önemli ölçüde sermaye ihraç ettiklerini ancak tekil çıkarlarının üzerinde bunları tam anlamıyla belirleyecek ve henüz uzun vadeli bir ortak çıkar oluşturmadıklarını, etki alanlarının ABD’den bağımsızlaşmadığını görebiliriz.

Yine, yükselen odaklara baktığımızda, Çin’in ekonomik gelişiminin ancak son iki yılda niteliksel bir gelişme hedefine yöneldiğini ve ekonomisinin esas olarak emperyalist ülkelerin şirketlerinin ürünlerini ucuza üretmek ve taklit etmek üzerinden geliştiğini; özellikle tarihsel olarak ABD’ye yakın Filipinler ve Pakistan gibi ülkelerle ilişkilerini fazlasıyla ilerletse de askeri gücünün de kültürel ve siyasi hegemonya alanının da sınırlı olduğunu; Rusya’nın ekonomik olarak hala baskın şekilde hammadde ihraç eden ve sınırlı ölçüde gelişmiş bir sanayiye sahip olduğunu; Orta Asya Türk cumhuriyetleri, Ermenistan, Belarus, Suriye gibi ülkelerde etkin olsa da bunun bölgesel ve sınırlı olup tek başına bir hegemonya anlamına gelmediğini; askeri gücü yüksek olmasına rağmen bunun diğer alanlarla tamamlanmasının mümkün olmadığını; her iki ülke (Rusya ve Çin) arasında iktisadi, siyasi ve askeri bir ittifak bulunmadığı gibi işbirliğinin de, emperyalist hiyerarşinin ilk iki basamağındaki ülkelerle kıyaslandığında, sınırlı olduğunu tespit edebiliriz.

Tüm bu açıklamalar bir arada değerlendirildiğinde Almanya liderliğindeki AB odağının hem tarihsel olarak hem de yükselen odaklardan özellikle Çin’in tarihi İpek Yolu hattı boyunca kendi para birimi Yuan üzerinden kredilendirmeyle, ABD’yi dışlayarak hayata geçirmeye çalıştığı “Tek Yol Tek Kuşak” projesiyle öne çıktığı söylenebilir. Bu odakların yeni birer kutba dönüşmesine ilişkin eğilimin vücut bulması için henüz yolun çok başında olunduğunun da altı bir kez daha çizilmelidir.

  1. Emperyalizmin yeni formülü: Dördüncü Sanayi Devrimi

Emperyalist merkezlerin gündeminde önemli bir yer işgal eden “Dördüncü Sanayi Devrimi” başlığı özel olarak ve derinlemesine incelemeyi hak etmektedir. Başta yapay zeka ve dijital imkanlar olmak üzere yeni teknolojilerin üretim süreçlerine dahil edilmesi ile verimlilik ve etkinlikte büyük bir sıçrama gerçekleştiği iddia ediliyor. Ancak, bu iddiayla ileri sürülen “Dördüncü Sanayi Devrimi” fikrinin; su/buhar gücü, elektrik ve bilgisayarın devreye girdiği ilk üç “sanayi devrimi” gibi henüz gerçek bir üretim patlaması ile birlikte zenginlik getirdiğini söylemek mümkün görünmemektedir. Bununla birlikte, son dönemde emperyalist G20, Dünya Ekonomik Forumu gibi organizasyonlarda gündemin başlarında yer alan bu başlığın emperyalist-kapitalist sistemin sorunlarını çözecek sihirli bir formül gibi pazarlandığı görülmektedir.

Üretimin, istihdamın ve refahın artmasına, üretim maliyetleri ile fiyatların düşmesine neden olmayan “Dördüncü Sanayi Devrimi”nin bugün insanlar tarafından yapılan pek çok işin yapay zekalı robotlar aracılığıyla yapılması olanaklarının artmasıyla gelecekte de daha fazla eşitsizlik üretecek bir hal alacağı öngörülmelidir. Bu haliyle, henüz gerçekliği tartışmalı bir kavram olan “Dördüncü Sanayi Devrimi”nin gerçek olması halinde dahi yeni sorunlar ortaya çıkartacağı şimdiden söylenebilecektir.

Ayrıca, “Dördüncü Sanayi Devrimi” tartışmalarının, bugün Paris’te imzalanan çevre antlaşması gibi başlıklar düşünüldüğünde, emperyalist merkezlerdeki çekişmenin bir yansıması olduğunu söylemek mümkündür. Özellikle NATO’nun harcamalarına katılım, daha fazla askeri rol üstlenme, enerji kaynaklarına erişimi doğrudan etkileyen Rusya gibi üçüncü ülkelere uygulanan yaptırımlar, yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımı gibi başlıklarda ABD ve Almanya arasında yaşanan tartışmaların “dördüncü sanayi devrimi” söylemiyle birlikte Almanya tarafından kullanıldığı görülmektedir.

Bu alanda ABD’nin yaptığı araştırma-geliştirme çalışmalarının yoğunluğu Almanya’nın elini zayıflatan bir faktör olarak değerlendirilmelidir. Bununla birlikte Almanya sanayisinin şimdiden ABD sanayisinden daha fazla bir biçimde bu mantık üzerine inşa edilmiş olduğu da bilinmelidir.

Örneğin, geçtiğimiz yıl ürettiği enerjinin yaklaşık yarısını yenilenebilir kaynaklardan üretmiş olan Almanya’nın, Trump ABD’sinin Paris Antlaşması’ndan çekildiğini açıklaması üzerine, kendi ülkesinde yapılan G20 zirvesinde bu antlaşmanın mutlaka uygulanması gerektiği yönünde bir karar çıkmasını sağladığı görülmektedir. Bu tartışmanın bir diğer yansıması da askeri harcamalara katılım tartışmasında görülmektedir. ABD, yaptığı askeri harcamaların daha fazla bölüşülmesini isterken, buradan tasarruf edeceği kaynaklarla daha rekabetçi olmak istemektedir.

Dördüncü Sanayi Devrimi, çevre ve enerji tartışmalarının gelecekte de emperyalist hiyerarşinin tepesindeki en sıcak gündemler olacağı ve bu alanlar üzerinden toplumsal meşruiyet sağlanmak isteneceği şimdiden görülmektedir.

  1. Dünya komünist hareketinin durumu ve tartışmalar

Tüm bu tabloda dünya komünist hareketinin tüm ülkelerde ölçeğinden de bağımsız olarak bir sıkışma yaşadığı ve çıkış aradığı söylenebilir. Sol ve komünist hareketlerin yaşadığı sıkıntılara cevap arayışı altında verilen yetersiz, aceleci ve gelişkin olmayan tepkiler ise sermaye düzeninin işini kolaylaştırmaktadır. Bunun tipik bir örneği Türkiye’de TKP’nin ayrışma süreciyle birlikte gerek TKP’nin tarihsel politik hattından gerekse Türkiye solunun kendisini konumlandırırken referans aldığı bir büyük öznenin ortadan kalkması nedeniyle yaşanan savrulmalardır. Yine, dünya komünist hareketinin genel sorunları için de benzer tespitler yapılabilir.

Komünist partilerce yürütülen dünya komünist hareketinin içine dönük tartışmaların ve özellikle komünist partiler arasında dışarıdan müdahalelerin sosyalist devrim mücadelesini ilerletici bir yan taşımadığı da tespit edilmelidir. Her ülkede, komünist partilerin kendi sorunlarına o ülkenin özgün koşullarında çözüm bulması gerektiği esas kabul edilmelidir.

Dünya komünist hareketi içerisinde yaşanan tartışmalarda komünistlerin birliğinin temel ilke olmasına özen gösterilmeli, tartışmalar Marksizm-Leninizm ilkelerinin aşındırılmasına izin verilmeksizin açık fikirlilikle sürdürülmeli ve komünist partilerin yegane gündemi sosyalist devrim mücadelesi olmalıdır. Komünist partilerin kendi ülkelerinde devrim yapmak dışında daha önemli bir görevleri olamaz.

Bu görüşler ışığında, Türkiye Komünist Hareketi, ilkesel olarak, kendisini komünist olarak nitelendiren tüm partileri yoldaş parti olarak görmektedir. Bununla birlikte, 2014 ve 2015 yılında TKP saflarında yaşanan tartışmalarda olduğu gibi Marksizm-Leninizm ilkelerinin aşındırılması girişimlerine karşı teorik, ideolojik, siyasi ve örgütsel mücadeleyi her koşulda tavizsiz ve en yapıcı bir şekilde yürütmeye de kararlıdır.

Bugün dünya komünist hareketinin tartışması, geliştirmesi ve doğru bir strateji çerçevesinde yapılacak taktik açılımlarla hayata geçirmesi gereken sosyalist devrim mücadelesi tüm güncelliğiyle ortadadır. Bu bağlamda, komünist hareketin tarihsel bir bakış açısıyla ve her ülkedeki komünist partilerin bağımsızlığına saygı içerisinde, tüm dünyada işbirliğine gitmesi, teorik ve pratik gelişim ile birlikte komünist hareket içerisinde eşgüdümün sağlanması yakıcı bir ihtiyaç olarak ortada durmaktadır.

Dahası, emperyalist-kapitalist sistemin tüm sorunlarına karşın, hangi ölçekte ve nasıl bir tarihsel birikime sahip olursa olsun dünya komünist partilerinin yeterli ve ileri sıçratıcı bir güç yaratamadıkları görülmektedir. Son dönemlerde komünist partilerin kongrelerinde de ortaya benzer değerlendirmeler çıkmaktadır. Komünistlerin düzenin saldırılarına karşı direnmesi bir zorunluluk olmakla birlikte, bununla yetinilmesi mümkün değildir.

Sermaye düzeninin, sorunlarını çözebilmek adına tüm dünyada sürdürdüğü saldırıların karşısında işçi sınıfının örgütlü ve devrimci duruşunun sağlanması ile zincirlerinden kurtulmasının yegane yolu komünistlerin öncülük görevlerinin hakkını vermesi olacaktır. Bunun için dünya komünist hareketinde bugün sergilenebilmekte olan kendi içine dönük tasnif ve tasfiye çabalarının yerine güçlü bir çıkışın hep birlikte örülmesi gerekmektedir.

Sosyalizmin işçi sınıfı ve emekçi halklar adına gerçek bir seçenek haline gelmesi ve SSCB’nin uğradığı ihanete rağmen, 100. yılını geride bıraktığımız, insanlığın en görkemli zaferi Büyük Ekim Devrimi’nin, yeni bir zafere ilham vermesi için dünya komünist hareketinin bütünlüklü bir silkinişi önem taşımaktadır.

 

İKİNCİ BÖLÜM: TÜRKİYE’DE İÇ SİYASETE DAİR DURUM VE SAPTAMALAR

  1. İkinci Cumhuriyet’e geçiş ve komünistlerin mücadelesi

Sermaye düzeni, İkinci Cumhuriyet’e geçiş ve yerleşme sorununun yeni bir evresindedir. 2011 seçimleri sonrasında ilk defa gündeme gelen İkinci Cumhuriyet’in bugün gündemden düştüğü değil, tersine her ne olursa olsun ayakları üzerine doğrulmaya çalıştığını vurgulamak gerekir.

Gerek Türkiye’deki sınıf mücadeleleri, gerek Türkiye kapitalizminin yönelimleri ve gerekse emperyalizmin müdahaleleri, AKP eliyle kurulan İkinci Cumhuriyeti belirleyen temel olgulardır. Buradan hareketle emperyalizm, sermaye sınıfı ve sermaye devleti ile AKP iktidarını merkeze koyarak, bunların bileşkesinden ortaya çıkan bir iç siyaset değerlendirmesi yapılmak durumundadır.

Bu tabloyu değiştirebilecek devrimci öznelerin ise bahsettiğimiz büyük güçlerin ortaya koyduğu verili durumu parçalayarak yerine yenisini koyabilecek güç ve örgütlülükte henüz olmadığı ayrıca belirtilmelidir. Ancak bununla birlikte teorik olarak doğru ve mümkün sayılabilecek, pratik olarak ise karşılıklarının yüksek düzeyde alınabileceği bir döneme girdiğimiz açıktır. Bugün bir potansiyel olarak işçi sınıfının içinde bulunduğu huzursuzluk ve rahatsızlıkların başka bir siyasi kanala akıtılması ile birlikte Türkiye’de sosyalist devrimin kapısının aralanacağı bir dönemin işaretleri fazlasıyla vardır.

Bütün bu tabloya bakarken ve verili durumu değerlendirirken bazı faktörlerin göz önünde bulundurulması önem arz etmektedir. Öncelikle, Türkiye kapitalizminin geldiği durum ve ihtiyaçları bağlamında sermaye sınıfı ile AKP iktidarı arasındaki organik ilişki net olarak ortaya konmalıdır.

İkincisi, Birinci Cumhuriyet’in tasfiyesi ile birlikte, sermaye devleti ideolojik bir kriz içine girmiştir. Kapitalist Türkiye, İkinci Cumhuriyet ile birlikte ve emperyalist sistemin yeni koordinatlarında emperyalist sistem içerisinde nereye oturacağına dair bir kimlik bunalımı yaşamaktadır. Bunları aşmak için AKP iktidarının edindiği misyonun sınırları bulunmaktadır.

Üçüncüsü, dış politikadaki açılımların mutlak bir biçimde iç siyasete yansımaları ayrıca not edilmelidir. Ortadoğu’da ABD ile Rusya arasında yapılan dansın, “millici dış siyaset” olarak pazarlanmasının gelecekteki olası sonuçları belirsizlikle maluldür.

Son olarak, başkanlık sistemine geçişin unsuru olarak AKP iktidarı, rejim değişikliğinin temel aktörüne dönüşmüş bulunmaktadır. 15 Temmuz darbe girişimi ile birlikte ortaya çıkan tablonun, İkinci Cumhuriyet’in yerleşme dinamiklerini güçlendirdiği, daha doğrusu AKP iktidarının verili durumdan istifade ederek kendi önünde direnç unsuru olarak gördüğü muhalif unsurları tasfiye harekatına giriştiği de açık bir gerçektir. Başkanlık sisteminin şaibeli bir referandumdan geçmiş olması, AKP eliyle kurulan İkinci Cumhuriyet rejiminin meşruiyetini temelden sarsmıştır. Bunun toplumun yarısı tarafından gayri meşru görülmesi ancak verili durumun CHP dahil olmak üzere tüm düzen güçleri tarafından kabul görmesi başka bir garabet olarak karşımızdadır.

İfade edilen bu faktörler, Türkiye’de iç siyaset ve komünistlerin bu alana dair söylediklerinin köşe taşlarını oluşturması açısından bir arka planın kabaca tarifi olarak değerlendirilmelidir.

  1. Restorasyon ve faşizm tartışmalarında sıkışan siyaset

Türkiye’de siyaset iki ucu olan bir sarkaca hapsedilmiş gibidir. Türkiye solu ise bu alanda salınım gösterirken restorasyon ve faşizm tespitleri birbirinin türevi olarak ortaya çıkmaktadır. Türkiye’deki kapitalist düzenin “sorununun”, sahiplerinin ifadesiyle kabaca “yön sorunu” olduğunu ifade etmek yanlış olmayacaktır.

Bu sorun yüzünden, düzenin, içinden geçtiğimiz konjonktürde tamamen tepetaklak aşağı yuvarlandığı iddia edilemez. Türkiye geçmiş dönemlerde benzeri sorunları yaşamış, örneğin 90’lı yıllarda Sovyetler Birliği’nde sosyalizmin geri çekilmesi ile birlikte, dış politikadan hareketle Türkiye’nin varlık nedenleri ve kuruluş paradigması sorgulanır hale gelmişti. AKP iktidarı bu kuruluş paradigmasının ortadan kaldırılması ya da tasfiyesi dediğimiz sürecin ana yürütücü bileşeni olmuş ve bu bahsettiğimiz sorun, düzen içi kanallara akıtılarak bugünkü noktaya gelinmiştir. Bugün de olduğu iddia edilen “Türkiye’nin yön sorunu” dediğimiz meselenin düzen içi aktörlerle ve emperyalizmin dahli ile çözülmesi en muhtemel seçenek olarak görülmelidir.

Bunlarla birlikte tartışılan iki kavram ise restorasyon ve faşizm olarak karşımıza çıkmaktadır. Faşizm tespitlerinin özünde liberal tezler, pratikte ise Türkiye’de demokratik devrimci solun siyasal açılımları yer almaktadır. AKP’nin OHAL ve KHK’ları kullanarak politik bir ifadeyle “kendi darbesini örgütlemesi” ve faşizan-halk düşmanı uygulamaları ile devlete özgü olduğu iddia edilen bir faşizm dönemine girildiği tespitlerinin ayrılması gerekmektedir.

Klasik ve geleneksel anlamda Türkiye’de faşist bir iktidarın kurulduğunu söylemek, emperyalizmin içinde bulunduğu durumdan, Türkiye’deki sınıf mücadelelerinden ve devrimci durum tartışmalarından bağımsız düşündüğünüzde önemli bir iddia olarak görülmelidir. Türkiye’de liberal, reformist ve demokratik devrimci sol bu tezi savunmakta, “öncü savaşı verilerek, halkın ve burjuvazinin ilerici kesimlerinin faşizme karşı ayaklandırılabileceği”ni propaganda etmektedir.

Ancak karşımızdaki tablo, geniş toplumsal kesimlerin arkasında durduğu “demokratik bir mücadele” hattı bile değil, tersinden ajitasyonlara dayalı bir “asgari mukavemet çizgisi” savunuculuğudur.

Restorasyon tartışmalarının da bu çizgi üzerinden türediğini söylemek yanlış olmayacaktır. Türkiye’deki rejim değişiklikleri düzlemi ve burada oluşabilecek farklılaşmalar ile Türkiye’deki olası siyasal iktidar değişikliklerinin düzlemini birbirine karıştırmak bu tartışmalardaki karmaşayı oluşturmaktadır.

Benzeri şekilde Türkiye’de reformist sol tarafından savunulan ve sermaye diktatörlüğünün “suni bir denge üzerinde oturduğu ve kritik hamlelerle yıkılacağı” tezi de restorasyon tezlerinin sürekli güncellenmesine ve ülkemizdeki olası siyasal iktidar değişikliklerinin bu bağlamda değerlendirilmesine yol açmaktadır. Devamında ise “Restorasyon beklentisi”ne adres olarak kimi zaman düzen içi güçler (CHP, HDP, MHP muhalefet hareketi, Saadet Partisi gibi) ya da emperyalist güçler ve devletler gösterilmektedir.

Partimiz, İkinci Cumhuriyet adı verilen rejimin restore edilerek AKP öncesi, hatta daha da öncesi dönemlere geri gidilmesinin ve Birinci Cumhuriyet rejimine dönüşün olasılık olarak görüldüğü tespitlerin gerçekçi olmadığını düşünmektedir.

Yapısal anlamda önemli dönüşümlerin hayata geçirildiği, düzen içindeki farklı aktörlerin çeşitli şekillerde kavgalar vererek ve emperyalizmin içerisindeki farklı odaklara dayanarak yarattıkları bu düzenin gerici, piyasacı ve işbirlikçi yönlerinin törpülenerek devletçi, laik ve bağımsızlıkçı bir cumhuriyet projesine kapitalizmin sınırları içerisinde dönülmesi imkansızdır. Zaten görüldüğü üzere sermaye düzeninin herhangi bir unsurunun da bu yönde bir yönelimi hiç ama hiç bulunmamaktadır.

Dolayısıyla, Türkiye’deki yeniden yapılanma süreçleri, siyasal iktidardaki farklılaşmaları da içerebileceği gibi, bununla birlikte sınırlarına gelen ekonomik model, AKP iktidarının egemen ideoloji yaratma sorunu, sermaye devleti, burjuvazi ve AKP arasındaki ittifakın nereye kadar gideceği çerçevesinde ele alınmalıdır. Bunun üzerine emperyalizm ile ilişkiler mutlak olarak eklenmelidir. Son tahlilde daha öncesinde de tespit ettiğimiz üzere, AKP’nin iktidarda kaldığı yeniden yapılanma süreçleri de ülke gündeminde yer tutmaya devam edebilecektir.

Daha da açmak gerekirse, ilk senaryoya göre AKP iktidarı bir İslamcı parti olarak adım adım Türkiye’yi dinci bir devlete doğru götürmekte, Batı ile ilişkileri bitirmekte, toplumsal baskının ve zorun devreye girdiği faşist bir rejime doğru yol almaktadır. Bu tezin uzantısı olarak bütün muhalif güçlerin ortak bir mücadele cephesi içinde bulunması, liberaller-CHP-HDP-sosyalistlerin bir mücadele cephesi örmesi gerektiği vaaz edilmektedir. Bu bağlamda, bazı sosyalist unsurlar tarafından, liberalizm ile sosyalizm arasındaki ilişkiler sorun olmaktan çıkarılmış, “emperyalizmin bir ulus devlet olarak Türkiye’ye yönelik müdahaleleri AKP iktidarını geriletecek” tezi üzerinden anti-emperyalizm mücadele başlığı olmaktan çıkartılmıştır. Batıdan medet uman bu tezin sahibi liberallerdir ve bu tezin sahipleri liberal bir restorasyon talebini dillendirmektedir. Bu teze sarılan sosyalist hareketlerin, neden liberal sol olarak değerlendirilmesi gerektiği açık olmalıdır.

İkinci senaryoya göreyse, bugün AKP iktidarı gerek sermaye sınıfı gerek emperyalizm ve gerekse devlet açısından “uyumsuz” bir hale gelmiştir, AKP iktidarı yerine yeni alternatifler düşünülmektedir, Mısır’da ortaya çıkan duruma benzer bir durum Türkiye’de de yaşanacak ve restorasyon olacaktır. Bu tezin sahipleri, AKP iktidarına bakarken iç dinamikleri geri çekmiş, dış dinamiklerin “mutlak” belirleyici olacağını düşünüp sermaye sınıfı ile AKP arasındaki gerilimleri çelişki haline getirmiştir. Bu tezin doğal sahipleri, Türkiye’deki siyasal gelişmeleri bir bütün olarak bu restorasyon “tehlikesine” bağlayarak, siyasi mücadelede sınıf mücadelesini geriye çeken bir yaklaşım içinde olmuşlardır.

Bu iki tezin ortak noktaları, düzen siyasetini eksikli kavramaları ve üst yapısalcı bir bakışı temsil etmeleri, bu anlamıyla AKP iktidarının toplumsal zemini ve Türkiye kapitalizminin ihtiyaçları görmezden gelmeleri, her ne kadar birinci tezin sahipleri sorun olarak görmese ve ikinci tezin sahipleri veri kabul etseler de AKP iktidarına karşı düzen içi güçlere bel bağlamaları, sermaye sınıfı ile AKP arasında mutlak bir çelişki tespiti yapmaları, emperyalizm ile AKP arasındaki gerilimin AKP iktidarının gidişine yorulurken devlet ve toplumsal destek gibi başka olguların görülememesi ve bu arada 1996’daki Refah Partisi ile Mısır’daki Müslüman Kardeşler iktidarı arasında doğrusal bir benzerlik kurulması, AKP iktidarı ile sermaye devleti arasındaki ilişkinin görmezden gelinerek düzen içi güçlerden medet umulması ve referandumun iptal edileceğine dair bir havanın yaratılması olmuştur.

  1. İkinci Cumhuriyet’in aldığı yol ve durum tespiti

Türkiye’de siyasetin tek düzlemde gerçekleşeceğini ve tek kanaldan akacağını savunmak pek mümkün değildir. Dolayısıyla reformist solun merkeze yerleştirmeye çalıştığı “Saray çetesi” kavramsallaştırması üzerinden ortaya atılan ‘oligarşik yapı’ tespitleri öncelikle açık bir şekilde reddedilmelidir.

Önümüzdeki dönem İkinci Cumhuriyet kavramsallaştırması üzerinden ifade ettiğimiz gerici, piyasacı ve işbirlikçi bir rejime ve onun AKP tarafından temsil olunan siyasi öznesine karşı mücadele bu açıdan sınıf mücadelelerinin konusu olmaya devam edecektir. Bunu perdeleyen her türlü bakış, düzenin ve burjuvazinin ekmeğine yağ sürecektir.

İkinci Cumhuriyet’in daha fazla yerleşmesini ve oturmasını sağlayan temel iki faktör, 15 Temmuz darbe girişimi ve Başkanlık referandumu olmuştur. AKP ile Fethullah Gülen Cemaati’nin yaptıkları ortaklık nasıl İkinci Cumhuriyet’in yolunu açtıysa, bugünkü karşı karşıya gelişleri de İkinci Cumhuriyet’in oturma dinamiklerini tetiklemektedir. Bu noktada Türkiye’deki sermaye düzeninin ve emperyalizmin iki has unsurunun diyalektik bir bütünlük içerisinde bulunduklarını tespit etmek yanlış olmayacaktır.

Bu noktada, Partimizin bazı temel tespitlerinin tekrarlanmasında yarar bulunmaktadır.

Ülkemizin son 14 yıllık dönemi bir karşı-devrim sürecidir. 1923 Cumhuriyeti’nin yıkılması, siyasal İslamcılığın önünün açılması, Ortadoğu’da emperyalist planlar doğrultusunda mezhepçi dış politikanın devreye sokulması, yurt içinde haksız ve hukuksuz operasyonlar, anayasanın değiştirilmek istenmesi gibi olgular bu sürecin önemli adımları olarak hatırlanmalıdır. 15 Temmuz darbe girişiminin ardından gelinen noktada bu karşı-devrim sürecinin ülkemiz adına bir yıkım anlamına geldiği bir kez daha görülmelidir. Bu süreçte, ülkemiz emperyalist müdahaleye sonuna kadar açık hale gelmiş, Ortadoğu’daki cihatçı terör ülkemizi vurmuş, Cemaat üzerinden Türkiye dizayn edilmeye çalışılmıştır. Darbe girişimi bir dizayn ve müdahale anlamına gelmektedir.

Ancak bu durum AKP ve Erdoğan’ın anti-Amerikancı bir çizgiyi temsil ettiğini ya da bu çizgiye çekildiğini asla ifade etmez. Tersine emperyalizm kendi çıkarı için farklı kartları elinde tutarak gerektiğinde bu kartları devreye sokmaktan çekinmemiştir. AKP ve Erdoğan, sonuna kadar işbirlikçi bir karaktere sahip olarak, iktidarını emperyalist güçlere borçludur. Bu açıdan işbirlikçisi olduğu emperyalist-kapitalist sistemin kurallarına boyun eğmek dışında bir seçeneği de bulunmamaktadır.

Yaşanan darbe girişiminin siyasi sonuçları çok farklı boyutlarda ortaya çıkmıştır ve daha da çıkacaktır. AKP iktidarı ve Erdoğan, bu durumu sonuna kadar kullanarak, başkanlık rejimine giden yolu döşemiştir. Aynı zamanda, kendisine muhalif bütün kesimleri susturmak ve baskı altına almak için yargıda başlattığı yeni operasyonlarla başka bir darbe hukukunu gündeme getirmiş, ülkemiz daha hukuksuz ve daha baskıcı bir yönetim altına girmiştir. İkinci Cumhuriyet rejiminin yaşamış olduğu kriz, baskı ve otoriterleşme ile çözülmeye çalışılmaktadır ancak bu durum yeni krizlere ve toplumsal tepkilere yol açan başka dinamikler de yaratmaktadır. Türkiye’nin gerici toplumsal dönüşümüne imza atan işbirlikçi kesimlerin iktidarına hizmet edecek politikalara karşı partimiz tepki vermekten çekinmemelidir. Ülkemizi kana bulayan ve karanlığa gömenlere bir daha fırsat vermemek için emekçilerin örgütlü gücü kurulmalıdır.

Türkiye’nin emekçileri, yurtseverleri ve ilericileri için AKP ile Gülenciler arasındaki bir tercih, sıkışmadan başka bir anlam ifade edemez.

Özetle AKP dışarıda uzlaşmacı, içeride otoriter olmaya çalışmakta, bunu demokrasi maskesi ve darbe karşıtlığı üzerinden şekillendirmek istemektedir. Türkiye ekonomisinin emperyalizme bağımlı olması, NATO üyeliği, dış politikada ortaya çıkan sıkışma AKP’nin emperyalizme kafa tutmasını imkansız kılmaktadır. Meclis’te bulunan muhalefet partilerinin darbe girişiminin ardından AKP’ye ikirciksiz destek sunmasının altında da emperyalizmin tehdidi olduğu bilinmelidir.

15 Temmuz darbe girişimi, İkinci Cumhuriyet’in ve gerici AKP iktidarının önündeki engellerin temizlenmesi için önemli bir fırsat sunmuştur. OHAL ve KHK’ler ile birlikte ilerici ve muhalif kesimlerin cezalandırılmasının başka bir açıklaması bulunmamaktadır.

Ancak tüm bunlarla birlikte gerek yargılama sürecinde olsun gerekse verilen cezalarla olsun, AKP’nin, Amerikancı ve İslamcı bir güç olan Cemaat ile gerçek bir hesaplaşma içerisine girmesi mümkün değildir. Hukuki süreçlerde ağır cezalar verilebilmesi, politik olarak gerçek bir hesaplaşma manasına gelmeyebileceği bilinmelidir. Darbe girişiminin siyasi ayağının toplumda başka noktalara yıkılmaya çalışılması ise büyük bir inandırıcılık sorununa neden olmaktadır. Bu eksende ilerlemeye çalıştıkça, bahsettiğimiz inandırıcılık sorunu AKP’nin ayağına daha fazla dolanma potansiyeli taşımaktadır.

İkinci Cumhuriyet’in yerleşme dinamikleri açısından ikinci büyük olgu ise Başkanlık referandumundan çıkan sonuçtur. Düzen içerisinde AKP’nin doğrudan müttefik halinde olduğu güçler tarafından desteklendiği açık olan ve Türkiye burjuvazisinin de geçmişten beri en büyük özlemlerinden biri olduğu bilinen Başkanlık sistemi öncelikle sermayenin merkezileşme eğilimlerini karşılaması açısından kritiktir. Dolayısıyla adım adım ilerleyen inşa sürecine bir halka daha eklenirken, sermaye sınıfının da referandum sonuçlarını yapısal reformların devamı ve istikrarın bozulmaması şartıyla kabul ettiği açıktır. Devlet içerisinde de bu şaibeli sonuçlar üzerinden bir yarılma olmadığı görülmüştür. Son tahlilde Türkiye sermaye devleti ve burjuvazisinin 12 Eylül’den beri dillendirdiği proje AKP eliyle hayata geçirilmiştir.

Referandum sayımında ortaya çıkan şaibe ve toplumun yüzde ellisi tarafından gayri meşru olarak görülen sonuçlar en fazla Türkiye’de devrim mücadelesi verenlerin lehine bir başlık olarak görülmelidir. Bununla birlikte bu sonuçların (referandum sonuçlarından hareketle ortaya çıkan AKP/düzen karşıtlığının) özellikle CHP tarafından soğurulması beklenen en önemli başlıklardan biri olmuş, 2019 seçimleri öncesinde de pratik olarak adım adım uygulanmaya başlanmıştır. CHP tarafından yapılan bu hamleye reformist sol da kısa sürede angaje olmaya başlamıştır.

Referandum sürecinde ortaya çıkan ‘Hayır’ potansiyeli ve sonuçlara karşı tepki soyut değildir. Daha doğrusu ülkemizdeki diğer siyasi başlıklardan soyutlanabilecek, gelip geçici bir durum olmadığı bilinmelidir. Ortaya çıkan tablo Türkiye Komünist Hareketi’nin görevlerinin daha da fazla artması anlamına gelmektedir.

Referandum gündemini de aşacak şekilde, Türkiye’deki devrim mücadelesinin karşısına çıkan farklı yolları ise bu noktada ele almak gerekmektedir. Bu yollar adlı adınca reformist bir siyasi hattı, pratikte ise CHP ya da HDP’ye yedeklenmeyi gündeme getirmektedir.

7 Haziran 2015 seçimlerinde HDP’nin barajı geçmesi ile birlikte AKP’nin (başka bir soyutlamayla “Saray çetesinin” ya da “devletin”) yıkılacağını varsayan liberal-reformist çizgi, Türkiye’deki sermaye düzeninin kendi bekası için elinden geleni arkasına koymayacağı gerçeğini unutmuş ve siyasi mücadelede kolaycılığa kaçılmıştır. çocuk Gelinen nokta ise gerçekliği zaten AKP ile Kürt siyasi hareketi arasında yürütülen “çözüm süreci”ne bağımlı olan HDP’nin Türkiyelileşme projesinin gündemden düşmesidir. Ancak bu durum projenin ayaklarının zaten havada olduğu gerçeğini pek değiştirmemektedir. İkinci Cumhuriyet nasıl yerleşme sorunları yaşıyorsa, Kürt hareketinin Türkiyelileşme açılımlarının ayakları da aynı şekilde havada kalmıştır.

  1. Kürt sorunu yeni bir içerikle gündeme alınmalıdır

Kürt sorunu ve Türkiye bağlamında söylenecekler açısından da sınıfsal gündemlerin öne geçeceği bir döneme girdiğimiz bilinmelidir. Kuzey Irak ve Suriye’de yaşananların, Amerikancı Barzani’nin bağımsızlık referandumu ile Suriye’deki PYD’nin ABD ittifakının ulaşabileceği asgari ve azami noktaları bugünden kestirmek çok zor değildir.

Bölgedeki Kürt siyasetleri emperyalizm ile işbirliği yaparak ve devletleşme dinamiklerini bu işbirliği zeminine oturtarak, Kürt emekçilerinin kurtuluş mücadelesini yanlış bir yola sokmuşlardır. Bu yanlış yoldan dönülmesinin oldukça zor olduğu bilinmelidir.

Bu durum karşısında Türkiye Kürtlerinin bu tablonun tersine çevrilmesindeki rolü tarihsel bir olgu olarak karşımızda durmaktadır. Gericiliğe ve emperyalizme karşı Türkiye topraklarında sosyalist bir cumhuriyet için ortaya çıkacak bir uyanış, öncelikle Türk ve Kürt emekçilerinin birliğini sağlayacak, bölgedeki halklar için de bir umut olabilecektir.

Kürt emekçilerinin ihtiyaç, talep ve beklentileri ile Kürt siyasi hareketinin duruş ve hedefleri arasındaki açı genişlemiş olup Partimiz bu boşluğu Kürt emekçilerinin siyasi temsiliyetini Partimizdeki sınıf mücadelesinde somutlamayı hedeflemelidir.

Bu tespitler Türk emekçilerinin yaşadığı ve taşıdığı objektif ve sübjektif zorluklar gibi, Kürt emekçilerinin yaşadığı/yaşayacağı zorlukları da bilerek yapılmaktadır. İşte tam da bu yüzden sınıf temelli bir örgütlenme ve işçi sınıfı mücadelesinin merkeze konulması, “Kürt sorununun çözümü” ve ülkenin kurtuluşu için temel parametre olarak görülmelidir.

Kürt meselesi üzerinden ortaya çıkan uluslaşma ve devletleşme dinamiklerinde yeni bir evreye gelindiği bilinmeli, işbirlikçi güçler tarafından temsil edilen devletleşme çizgisinin Türkiye proletaryasının bileşeni olan Kürtlere hayır getirmeyeceği her düzlemde ifade edilmelidir. Bunun pratikteki karşılığı ise mutlak bir biçimde sınıfsal bir içerikle siyaset üretilmesinden geçer.

Sınıfsal özün beraberinde, Kürt sorunu bağlamında gerek ülkemizde, gerekse bölgede emekçilerin kurtuluş mücadelesi açısından iki başlığın tarihsel önem kazandığının altı çizilmelidir. Anti-emperyalizm ve gericiliğe karşı mücadele dün olduğu gibi bugün de Kürt emekçilerinin mücadelesinde birinci sıraya yazılmalıdır. Bu politik hattın stratejik olarak ele alınması, bağımsızlık ve gerçek özgürlüğe ulaşılmasının yegane yolu olarak görülmelidir. Özellikle son yıllarda Suriye’de yaşanan gelişmeler ile birlikte emperyalizme karşı mücadelenin emekçilerin kurtuluşu için bir turnusol kağıdı olduğu ortaya çıkarken, bu durumun ilericiliğin bir kazanımı olarak tarih sayfalarına kaydedildiği açıktır. Gericiliğe karşı mücadele ise emperyalizme meze edilemeyecek kadar önemli bir başlıktır. Dolayısıyla, sekülerizm adına anti-emperyalist mücadeleyi geri plana atmayı savunan her türlü anlayışın aynı zamanda bilinçli ya da bilinçsiz olarak emperyalizme hizmet ettiği ise güncel bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır.

Gericiliğe karşı duruş ve anti-emperyalist mücadele sosyalizme ulaşmanın en kritik halkaları olarak bugün tekrar güçlü bir şekilde belirmiştir. Partimiz, dün olduğu gibi bugün de, Türkler’in ve  Kürtler’in kurtuluşunun sosyalizmde olduğunu propaganda etmeli; Türk ve Kürt emekçilerinin emperyalizme karşı ortak mücadelesine çağrı yapmalıdır. Kürt emekçilerinin sosyalizm mücadelesi için adresi Türkiye Komünist Hareketi olacaktır.

  1. Reformistlerin yeni umut kapısı: Düzen solu

CHP’nin, Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu aracılığı ile yaptığı son çıkışın toplumsal karşılığı komünistler tarafından görmezden gelinmemelidir. Ancak özellikle referandum ile birlikte ortaya çıkan tepkiyi arkasına alan Adalet Yürüyüşü’nün, CHP’yi ve Kemal Kılıçdaroğlu’nu Türkiye siyasetinde sahneye düzen siyasetinin aktörleri olarak  güçlü bir şekilde döndürdüğü görülmelidir.

Bu dönüş bir gerçeklik olarak karşımızda dururken, gözlerin kamaşmasına ise izin verilmemesi devrimci siyasetin üzerinde durması gereken noktaların başında gelmektedir.

Sürecin, başından sonuna kadar bir burjuva hareket olan CHP tarafından örgütlendiği açıktır ve 2019 seçimleri öncesinde düzen solunun planlarının bir parçası olarak görülmelidir.

Mitinge katılanlar ve yürüyüşten umutlanan kesimler ise bu sürecin birer nesnesi olmaktan çıkıp özne haline geldikleri oranda bu tablonun sermaye sınıfına, sömürücü güçlere hizmet etmesi engellenebilecektir. Dolayısıyla bu başlıkta da Türkiye Komünist Hareketi’nin, son tahlilde CHP’nin de kendi oy deposu olarak gördüğü/göreceği kesimlere seslenerek onları örgütlü mücadeleye kazanması gerekmektedir.

Bu noktada dikkat edilmesi gereken üç husus bulunduğunu ifade etmek gerekir. Sosyalist sol bu tür eğilimlerle de hesaplaşmanın yolunu bulmalıdır.

Bunlardan ilki, Türkiye’ye faşizmin geldiği tespiti üzerinden CHP’nin mutlak olarak desteklenmesi gerektiği tezi utangaç CHP’ciliktir. “Faşizme karşı mücadelenin” ve “demokrasi mücadelesinin” CHP çatısı altında verilemeyeceği 12 Eylül öncesinde ve sonrasında açık bir şekilde görülmüştür.

İkincisi, CHP’nin sola çekilmesi gerektiği ve/veya CHP’nin içindeki sol kesimleri etkilemek için CHP çatısı altına girilmesi gerektiği ise utangaç olmayan CHP’ciliktir.

Üçüncüsü ise, geçmişte HDP ile yapılan ittifakın düzenin ve emperyalizmin “restorasyon yönelimleri” ile ilgisi olmadığını savunarak, bugün CHP aracılığı ile beliren emperyalizm ve sosyal demokrasi bileşimli “restorasyon ihtimaline” yedeklenen ve bunu kabul eden sol örgütler ise artık adlı adınca yönü ne olursa olsun “düzenin yeniden yapılandırılması”nın açık ve bilinçli bir destekçisi durumundadırlar.

Tüm bunlardan hareketle önümüzdeki dönem Türkiye’de komünist harekete ikili bir görevle karşı karşıya olduğunu bilmelidir. Birincisi, ikirciksiz bir şekilde işçi sınıfının bağımsız siyasi hattının ve sosyalist bir çıkışın örgütlenmesidir. İkinci başlık ise, Türkiye’de AKP karşıtlığının düzen içi yönelimlere yedeklenmesinin önüne geçmek için birinci başlıkta gündeme getirilen örgütlenmenin devreye sokulmasıdır.

  1. İkinci Cumhuriyet’in ideoloji sorunu

Gerici AKP iktidarı açısından boşlukta olan en önemli başlıklardan bir tanesi, Türkiye’de egemen ideolojinin şekillendirilmesi sorunu olarak karşımıza çıkmaktadır. AKP’nin ideolojisiz bir ülke ve toplum tahayyülünün durumu açıklayan en temel yönelim olduğu tespit edilebileceği gibi, siyasi iktidarın bu alanda büyük bir sıkışma yaşadığı açıktır.

Güncel olarak Müslüman Kardeşler örgütünün Türkiye’deki uzantısı gibi çalışan AKP iktidarının bunu nasıl ve ne kadar devam ettireceği temel sorun olarak görülmelidir. Bu durum gerek emperyalizm gerekse sermaye devleti açısından belli bir vadede sorun olarak gündeme getirilecektir.

Türkiye’de İslamcılığın yaşadığı derin çelişkilerin çeşitli boyutları olmakla birlikte, AKP eliyle yükseltilen “dış mihraklara karşı birlik” söyleminin bu çelişkileri derinleştirmekteki rolü görülmelidir. Dış politikadaki çöküşü, ülke içerisinde “millicilik” ve Kürt düşmanlığı yaparak örtmeye çalışan AKP iktidarının, emperyalizmle işbirliğini nasıl örteceği ise büyük bir sorun olarak karşılarında durmaktadır. Bunda siyaseten büyük bir beis görmeyen AKP’nin “nasıl olsa halk anlamaz” ya da “İslamcılık her şeye yeter” düşüncesi üzerinden hareket ettiği görülmektedir.

Ancak bunlarla birlikte Türkiye’de sermaye devletinin ve burjuvazinin ihtiyaçları doğrultusunda, emperyalizm ile ilişkiler kesintisiz devam edecek, AKP de bunun sürdürücüsü olacaktır. İslamcılık siyaseti, ideolojik olarak yaşanacak birinci kriz noktası olarak değerlendirilmelidir. Emperyalizmin, ılımlısı da dahil olmak üzere Ortadoğu’da İslamcılık enstrümanından vazgeçmesi, bunun yanı sıra Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır ekseninin Katar ve Türkiye’yi sıkıştıracak bir İslam yorumu tartıştırması AKP’nin ideolojik olarak bölgede sıkışmasını gözler önüne sermiştir. Bununla beraber 15 Temmuz yıldönümü anmaları esnasında, Türkiye tarihini yeniden yazma girişimi ve bunun üzerinden yapılmaya çalışılan ideolojik açılım yetersiz kalmış, hedeflenen noktaya ulaşılamamıştır. Bir adım sonrasında ise AKP cenahından “yeni bir devlet kurulduğuna” dair dayatmalar gelmeye başlamıştır. 1923 Cumhuriyeti’ni tasfiye eden temel güç olan AKP şimdi de kendi tabanını konsolide etmek adına gerici, Amerikancı ve emek düşmanı bir rejimi yeni bir devlet olarak pazarlamaya çalışmaktadır.

Kısaca ifade edilmesi gereken nokta, AKP’nin Türkiye toplumuna İslamcı bir ideolojiyi dayatmaktan başka çaresinin olmadığıdır. Bununsa toplumda ortaya çıkacak olan büyük bir kriz başlığı olarak kendisine bir tehdit olarak dönmesi kesin olarak görülmelidir.

Diğer olası kriz başlığı ise emperyalizmin ekonomik-siyasi projelerine ortak olan AKP’nin, İslamcılığı halının altına süpürmede nerelere kadar gideceğidir. Ortadoğu’da Müslüman Kardeşler, cihatçı örgütler ve AKP ile yola çıkan ABD emperyalizminin güncel yönelimi, radikal İslamcı unsurların Mısır, Suriye, Irak gibi ülkelerde tasfiyesi ya da sisteme entegre edilmesidir. Dolayısıyla ABD, AKP’nin kapısını bu ve benzeri projelerle çalacaktır. Bu projelerin devamında ise emperyalizm eliyle siyasal İslam’ın bir reforma tabi tutulması girişimi olabileceği bir kenara not edilmelidir.

Son tahlilde AKP’nin Türkiye’ye dayattığı ideolojik çerçevenin bu topraklarda başarıya ulaşma şansı bulunmamaktadır. O yüzden komünistler açısından gericiliğe karşı mücadele esas başlıklardan biri olmaya devam etmektedir.

  1. Türkiye işçi sınıfının ayağa kalkışı dengeleri değiştirecektir

Öncelikle, 12 Eylül sonrasında parçalı bir şekilde ortaya çıkan sınıf hareketlerinin çok daha üstünde bir sarsılmanın yaşanacağı bir döneme girildiği tespit edilmelidir.

Türkiye’nin ekonomik alt yapısı ve üzerine şekillendiği kırılgan zemin kendisine bazı yapısal dayanaklar bulsa da bu dayanakların da çürümeyeceğinin garantisi bulunmamaktadır. Özelleştirme dalgası ile birlikte Türkiye’deki kamu varlıklarını yok pahasına özelleştiren AKP iktidarının kamu maliyesinin çok daha uzun bir süre sağlam şekilde ayakta kalması mümkün değildir.

Türkiye ekonomisini ayakta tuttuğu söylenen yapısal reformlar ise emperyalizme bağımlılığın açık bir tezahürüdür. O yüzden emperyalizmin müdahalesine çok açık, kırılgan bir ekonomi üzerine şekillenen siyasal düzlemin varlığı net olarak ortaya konmalıdır.

Bu noktada meselenin, “ekonomik kriz gelecek, işçiler ayağa kalkacak” basitliğinde ele alınmayacağı bilinmelidir. Ekonomik bunalımlar ve bunun uzantısı olabilecek siyasi krizler, işçi sınıfının kendiliğinden hareketinin önünü daha fazla açacaktır. Önümüzdeki dönem sermaye sınıfının işçi sınıfına karşı birkaç başlıkta saldıracağını görmek gerekir. Bunlardan birincisi geleneksel örgütlenme araçlarının tamamen ortadan kaldırılarak içinin boşaltılması, ikincisi ise işçi sınıfının tarihsel kazanımlarının ortadan kaldırılarak kurallı çalışmanın tasfiyesi.

Farklı sektörlerde farklı şekillerde ortaya çıkacak olan bu başlıklar, sınıf örgütlenmesi için büyük olanaklar sağlamakta, sınıfın siyasallaşması için zemin sunmaktadır. Dolayısıyla

Türkiye işçi sınıfının gündeminde büyük mücadele süreçlerinin olacağı, bunun siyasallaşma potansiyelinin yükseldiği ve sınıfın temsiliyetinin komünistlere doğru yönelme potansiyelinin artacağı dönemlerin yaklaştığı tespit edilmelidir.

Sınıf mücadelesinin her kesiti ve her örneğinin bir sonrakine daha fazla deneyim aktaracağı göz önünde bulundurularak bir dönem tespiti yapılmadan, devrimci mücadelenin reformizme ve liberalizme aşılı hale getirilmesi zordur. O yüzden işçi sınıfının anlık patlamalarına ve uzun soluklu kırılmalarına hazır bir devrimciler örgütü, bu dönemin altından kalkmasını ve bu birikimi geleceğe taşımasını bilecektir. Türkiye Komünist Hareketi, işçi sınıfının tarihsel mücadelesinin güncel hedefine ulaştırılması için kendini her gün yenileyen komünistlerden oluşan bir partidir. Sosyalist devrim hedefi soyut bir hedef değildir. Ara aşamalara ve revizyonlara tabi tutulmaya ihtiyacı yoktur. İhtiyaç olan şey güçlü ve bu hedeflerle kendisini donatmış olan öncü bir örgüttür.

 

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: KOMÜNİST HAREKETİN YOLU: SINIFA KARŞI SINIF

  1. Düzen aktörleri ve karşı-devrim cephesi

Bugün burjuva siyaseti, sermaye sınıfının ve emperyalizmin çıkarları bağlamında farklı ağırlık merkezlerine ve bu ağırlık merkezlerinin alanları tarafından belirlenen eksenlere sahiptir. Düzen siyasetinde bu ağırlık noktaları ve eksenler tarif edilmeden komünist hareketin devrimci bir konuma yerleşmesi, sosyalist bir odak haline gelmesi ve aynı zamanda devrimci siyaset üretmesi mümkün değildir.

Kapitalist Türkiye’nin siyasal ağırlık merkezleri ya da başka bir deyişle koordinat noktaları, birbirlerine karşı mücadele ve konumlanışlarıyla yol alırken hem kendi etki alanlarını yaratmakta hem de kesişim kümeleriyle iç içe geçen bir tablo meydana getirmektedir. Bu ağırlık noktalarının karşılıklı ilişkileri, karşıtlıkları, konumlanışları ve hedefleri tek tek analiz edilerek burjuva siyasetin yönelimi belli bir netliğe kavuşturulabilir. Bugün düzen siyasetinde politik aktörler olarak; emperyalizm, AKP-MHP, Kürt siyasi hareketi ve CHP’nin öne çıktığı görülmektedir.

Düzen siyasetinin en önemli aktörleri olan AKP-MHP ekseni ile emperyalizm, karşı-devrim cephesinin iki bileşenidir.  Her iki eksen karşılıklı ilişki ve konumlanışlarıyla birlikte ele alınmalı, karşı-devrim cephesinin iki bileşeninin gerilim ve ilişkileri üzerinden konumlanış kategorik olarak reddedilmelidir. Emperyalizme karşı çıkmak adına AKP’nin “milli bir güç” olarak görülmesi nasıl mümkün değilse, AKP gericiliğine karşı emperyalizmin bir seçenek gibi sunulması da abesle iştigaldir.

Karşı-devrim cephesinin bu iki asli ekseninin çıplak gerçeği ortadayken, düzen siyasetinin diğer aktörleri de yerli yerine oturtulmalıdır. Düzen siyasetinin politik aktörleri olarak Kürt siyasi hareketi ve CHP ile liberal siyasetin, bu karşı-devrim cephesinin “karşısında yer aldıkları” görüşü büyük bir yanılsamadan ibarettir. Düzen siyaseti içindeki saflaşmaların devrim ve karşı-devrim cephesi saflaşmasına denk gelemeyeceği açık olarak ifade edilmelidir.

Sermaye düzeninin bütün politik aktörlerinin belli bir ağırlık noktası oluşturduğu, farklı dönemlerde farklı ittifaklar içine girildiği ve ideolojik olarak iç içe geçen bir politik tablonun bulunduğu açık olarak ortadadır.  Düzen siyasetindeki saflaşmalar arasında sıkışan sosyalist hareketin, çıkış namına bu saflaşmalardan birisine yanaşarak yol alma stratejisi devrimci bir politik eksene oturtulamaz.

Burjuva sınıfının henüz iktidara gelmediği bir dönemde komünist siyasetin “devrim arayışının” bir parçası olan burjuva demokratik ve devrimci hareketlerinin desteklenmesi taktiği, verili emperyalist aşamada, burjuvazinin neredeyse bütün dünyada iktidar olduğu ve topyekun gericileştiği bir dönemde bir yöntem olarak bugüne taşınamaz. İşçi sınıfı mücadelesinin ilerletilmesi adına reformizmin dayandığı en büyük dayanak, böylesi bir yöntem sorununu bugüne taşıyarak yapılan manipülasyondur.

Burjuva sınıfının herhangi bir politik bölmesinin içinden geçtiğimiz çağda devrimci, ilerici, yurtsever ya da demokrat addedilmesi büyük bir yanılsamadan ibarettir. Devrimler çağının feodalizm karşıtı ilerici burjuvazisi ya da emperyalizm dönemindeki bağımsızlıkçı milli burjuvazi gibi arayışlar tarihte kalmıştır. Burjuva sınıfı bir bütün olarak gericileşmiş, işbirlikçi bir sınıf olarak görülmek durumundadır.

Tam da bu nedenle burjuva sınıfının çıkarlarını programına yazan düzen siyasetinin bütün temsilcileri son kertede sermayenin, kapitalizmin ve emperyalist dünya ile entegrasyonun çizdiği çerçeveyle sınırlı bir politik hatta sahiptirler. Türkiye komünist hareketi, hem tarihsel tecrübeleri ışığında hem de bugünkü siyasal gerçekler karşısında düzen siyasetinin ağırlık noktalarından olan Kürt siyasi hareketi, CHP ve liberal siyasetin net olarak koordinatlarını belirlemek durumundadır.

Liberalizm, örgütsel bir odak olmaktan ziyade daha çok politik-ideolojik bir odak olarak işlev görmüş, hem Kürt siyasetine hem AKP’ye hem de CHP’ye etkide bulunan ama son kertede emperyalist-kapitalist sisteme entegrasyonu önüne hedef olarak koyan bir burjuva hareket olarak görülmelidir. Liberalizm, yakın gelecekte de örgütsel bir siyasal hareket olmak yerine düzenin politik aktörlerine ideolojik-politik etkisi bağlamındaki işleviyle ele alınmalıdır.

Bu anlamıyla liberalizm, tek tek bütün politik güçlerin içinde bulunarak ve politik bir odak olarak “düzen siyasetinin” etkili bir parçası şeklinde alan tutacaktır. Büyük sermayenin “ideal düzeninin” sözcüsü ve “üst aklı” olarak emekçi sınıflar üzerindeki kafa karıştırıcı etkisi devam edecektir. Liberal ideoloji en çok küçük burjuvazide etkili olan ve kendini özgürlükler bağlamında ortaya koyan AKP karşıtlığına çekilerek, dün AKP’ye verdiği desteği bugün CHP’ye vererek emperyalizmin siyasal temsiliyetini ‘düzenin restorasyonu’ kimliği ile üstlenecektir.

Komünistler, özellikle Avrupa Birliği emperyalizmi ile kurduğu organik ilişkisi nedeniyle Türkiye liberallerinin emperyalizmi “demokrasi” kılıfıyla bir seçenek haline getirme hedefinin altındaki gerçekleri; anti-emperyalist mücadelenin ve sermaye karşıtlığının bir gereği olarak liberal siyasetin gerçek yüzünü teşhir etmeye devam etmelidir.

Liberalizmin, sermaye sınıfının gerici politik temsilcisi olan AKP’ye karşı “özgürlük ve demokrasi” kılıfı altında “gelişmiş batıdan kopuyoruz” söylemi ile emperyalizmden medet uman siyasi hattına karşı büyük bir mücadele verilmelidir. Liberalizm, 1923 Cumhuriyeti’nin yerine kurulan İkinci Cumhuriyet’in fikir sahibi olarak gerici AKP iktidarının en büyük destekçisi olarak işlev görmüştür. Bugün liberalizmin, düzenin AKP tarafından iyice sağa yatırılmış eksenini doğrultarak bir restorasyon programına sahip olduğu açık olarak görülmelidir. Buradan çıkacak olan emperyalist dünya sistemine “daha uyumlu” bir sermaye düzeninden başka bir şey değildir. Emekçi halkımızın bu sahte “demokrasi ve özgürlük” söyleminin altında işbirlikçilik ve emek düşmanlığının yattığını görmesi komünistlerin ideolojik ve politik mücadelesinin temel başlıklarından birisidir.

Kürt siyasi hareketinin emperyalizmle kurduğu politik ve askeri işbirliği, onun devrim cephesinin bir bileşeni olmasını imkânsız kılar. Türkiye’de sermaye devleti ile Kürt siyasi hareketinin geçmişi 30 yılı bulan çatışmalı siyaseti güncel olarak Kürt siyasi hareketini doğrudan düzen karşıtı hale getirmez.

Suriye’de emperyalist planlar doğrultusunda cihatçı çeteler eliyle sürdürülen parçalanma siyasetinin bir aktörü haline gelen Kürt siyasi hareketi aynı zamanda Avrupa Birliği emperyalizmi ile kurduğu ilişki nedeniyle de desteklenebilecek ya da ittifak kurulabilecek bir unsur olmaktan çıkmıştır. Emperyalist-kapitalist sistemin çelişkilerinden yararlanmak ile böylesi bir ittifakın parçası olmak arasında büyük bir fark bulunmaktadır.

Bugün Kürt siyasi hareketini belirleyen ideolojik hat liberal ve milliyetçi bir politik çizgiye tekabül ederken, emperyalizmle kurduğu ilişki de yapısal bir boyut kazanmıştır. HDP Kürt ulusalcılığı üzerinde yükselerek radikal demokrat bir görüntü altında bugün liberal sol bir parti hüviyeti kazanmış, 2002 yılında AKP ile başlayan gerici dönüşüme paralel bir politik hat ve ideolojik kimlik üretmiştir. Bu kimliğin ve hattın örülmesindeki en büyük nedenin liberalizm olduğu açıktır.

Osmanlı gericiliğine karşı doğan 1923 burjuva devriminin “tarihsel olarak ilerici özgünlüğünün” CHP’de devam ettiğini söylemek mümkün değildir. Bu durum, sadece bir doğum lekesi olarak bugün CHP’nin üzerinde bir iz olarak durmaktadır. Neredeyse bir asır önce ortaya çıkan Birinci Cumhuriyet’in kurucu partisi olarak CHP, kapitalist Türkiye’nin kuruluşunu gerçekleştiren bir parti ve dünden bugüne düzenin asli unsuru olarak görülmelidir. Bu tarihsel gerçeklik ortaya konulduktan sonra bugün CHP’nin sermaye ve emperyalizm söz konusu olduğunda adlı adınca bir burjuva hareket olduğu net olarak ortaya konmalıdır.

Bugün CHP ne ulusalcı ne de sosyal-demokrat bir politik hattı temsil etmektedir. İçinde bu politik-ideolojik “birikimi” taşımakla birlikte CHP’nin en fazla liberal siyasi yörüngede yürüdüğü açık olarak ortaya konmalıdır. CHP, düzenin reformunu bile değil, AKP eliyle kurulan “İkinci Cumhuriyet rejiminin restorasyonunu” üstlenmiş bir düzen partisi olarak değerlendirilmelidir.

Düzen siyasetinin iki partili bir modele doğru yol alma olasılığında CHP sola değil tersine düzenin merkezine açılan bir politik hattı temsil edecektir. Düzenin bekası, sermaye sınıfının çıkarları ve emperyalizmle ilişkiler söz konusu olduğunda CHP’nin misyonunun AKP’den farklı olmayacağı bilinmelidir. CHP, düzenin bugün AKP karşısında en önemli alternatifi olarak düzen partisi misyonunu daha fazla edinmiştir.

Düzen siyasetinde saflar bellidir. Dün AKP-emperyalizm-liberalizm arasında kurulan ittifak Kürt siyasi hareketinin paralel bir ideolojik-politik tutumla dışarıdan verdiği “objektif” destekle iktidar olmuş, İkinci Cumhuriyet adını verdiğimiz karşı-devrimci dönüşüme imza atılmıştır. Bu gerici dönüşüme karşıt gelişen toplumsal tepki ile düzen arasında sıkışan CHP sola değil sağa açılan bir çizgi izlemiş, MHP ile ittifak içinde olmuştur.

Bugün ittifaklar ve saflar yeniden belirlenirken, AKP-MHP-sermaye devleti bloklaşmasının karşısında CHP ve liberaller diğer saflaşmayı oluşturmaktadır. Emperyalizmin, düzenin bütün aktörlerini terbiye edici bir işleve sahip olduğu ve düzenin bütün güçleriyle şu ya da bu ölçüde müdahale ve ilişki içinde olduğu-olacağı bilinmelidir. Emperyalizmin kendi çıkarları için kapitalist Türkiye’nin politik aktörleriyle ve sermaye devleti ile kurduğu çok yönlü ilişkinin üst belirleyen olduğu bugünkü tabloda, genel olarak ABD emperyalizminin “daha çok” AKP’nin yanında ve AB emperyalizminin ise düzen muhalefetinin yanında saf tuttuğu söylenebilir. Ancak bu durumun değişken ve güncel bir saptama olduğu unutulmamalıdır. HDP ise, dün objektif olarak liberal safların yanında yer tutarak AKP iktidarına karşıt değil paralel bir konum almışken, bugün liberalizm-emperyalizm ekseninde var olacaktır.

Sermaye sınıfı, AKP iktidarı döneminde büyük çıkarlar elde etmişken emperyalizme uyumlu bir yönetimin oluşması ve AKP iktidarının dönüştürülmesi adına, duruşunu sürdürecektir. Bu anlamıyla AKP eliyle kurulan düzenin makbul sayılması ile emperyalizme tam boy uyumlu bir düzen talebi sermaye sınıfının kesimleri arasında çıkar farklılarını ortaya çıkarmakta AKP ve CHP arasında karşılık bulan politik tercihlerin burjuvazi açsından da zeminini de oluşturmaktadır.

Son 15 yıllık gerici dönüşümün başat aktörleri olan AKP-liberalizm-emperyalizm bloğunun çatlamış olması yeni dengeleri ortaya çıkarmış, CHP, AKP karşısında yeni bir alternatif olarak düzen siyasetinde ağırlık kazanmıştır. Emperyalizmin, kapitalist düzenin bütün aktörleriyle farklı ilişkiler geliştirebildiği hesaba katılarak bugün AKP-MHP-sermaye devleti bloklaşmasının gücünü koruyacağı ayrıca not edilmelidir.

Bugün düzen siyaseti içerisinde sermaye diktatörlüğünün gerici ve liberal temsilcileri arasında yaşanan saflaşmada devrimci bir cephe aramak beyhude bir çabadır. Türkiye solunun devrimci cephe çağrılarının içinde düzenin politik aktörlerinin yer alması mümkün değildir. Emekçi sınıfların örgütlü gücü ortaya çıkmadan politik ittifak adıyla ortaya konan politikaların iltihak politikası olduğu açık olmalıdır. Cumhuriyet Cephesi, Demokrasi Cephesi, Devrimci Cumhuriyet adıyla dönem dönem sol siyaset tarafından gündeme getirilen bu projelerin, sermaye diktatörlüğünün gerici kanadına karşı sermaye diktatörlüğünün liberal kanadının altına girmek dışında bir anlamı bulunmamaktadır.

İlericilik ya da yurtseverlik üzerinden bir devrim cephesi kurulmasının yolu, arkasına yığılmış bir emekçi hareketinin varlığıyla ve önderliğini komünistlerin yaptığı bir politik çıkışla döşenebilir. Bunlar olmadan, ortaya çıkacak tablo düzen siyasetine kan taşımak dışında bir anlam içermeyecektir. Türkiye sosyalist hareketinin, “cephe ve ittifaklar” tartışmaları, bugüne kadar geri bir zeminden ele alınmış, sosyalizmi, iktidar perspektifini ve devrimci safların güçlenmesi ile devrimin çıkarları parametrelerini yok sayan ve hatta bunları ikame eden bir biçimde aşamacı ve düzen siyasetinin talepleri etrafında yürütülmüştür. Hatta cephe ve ittifak tanımı bizatihi bu şekilde tanımlanmış, yanlış bir taktik olarak komünist hareketin tarihinde ezber haline getirilmiştir.

Bugünkü konjonktürde, cephe ve ittifaklar komünistler için ya iktidarı almak ya da sosyalist hareketin güçlenmesi üzerine bina edilebilir. Komünistlerin işi kendi dışında gelişen objektif gelişmelerin rüzgarına kapılmak değil, bu objektif gelişmelerin olanakları üzerinden sınıfın örgütlenmesini ve sosyalizmin bir seçenek haline getirilmesini sağlamaktır. Bu Leninist bir yolun döşenmesinden başka bir şey değildir.

Bu açıdan bugün Türkiye sosyalist hareketinin bir kısmının içinde yer aldığı ve politik çıkış anlamına gelen ittifaklar politikasının “devrimci yıkıcılıkla” değil “düzenin yeniden yapılanmasıyla” oluştuğu ve içeriğinde Leninizme yer olmadığı açık olarak görülmelidir. Türkiye Komünist Hareketi, Leninist bir parti olarak bu “taktikleri” reformizm sayar, siyaset adına ortaya çıkan bu görüşlerin “güncel etkisinin” tarihsel likidasyonlara yol açacağını ısrarla savunur.

Kapitalist düzenin bütün aktörlerinin programatik, ideolojik ve politik hatları ve ondan daha çok bugünkü siyasal eksenlerin neresinde durdukları ortaya konduktan sonra toplumsal kesimlerin ve sınıfların politik ve ideolojik konumlanışlarını, değişimlerini ve arayışlarını ayrı ele almak gerekir. Geçmiş dönemlerde yapılan “köylü sınıfının” ve küçük burjuvazinin politik temsilcileri ile işçi sınıfının ittifakı gibi tartışmaların bugünkü Türkiye kapitalizmi ve siyaseti ile ilgisi bulunmamaktadır.

İşçi sınıfı ve burjuva sınıfları arasında kalan küçük burjuvazinin ideolojik bir bütünlük içinde olamayacağı, politik tercihlerinin ise burjuva aktörler tarafından belirlendiğini bir kez daha yazmak gerekir. Bu tablonun en büyük nedeni işçi sınıfının politik örgütlenmesinin bıraktığı boşluktur. İşçi sınıfının politik hareketinin bir ağırlık merkezi oluşturmadığı tabloda küçük burjuvazinin siyasal yöneliminin burjuva aktörlere kayacağı açıktır. Köylülüğün ya da küçük burjuvazinin sınıfsal anlamda temsiliyetini taşıyan bir politik programa sahip bir siyasal parti bugün mevcut değildir. Bir yere kadar HDP tarafından temsil edilebilecek bu siyasal pozisyon emperyalizmle ittifak kurarak ve liberal politik yörüngeye girerek Türkiye devrim cephesinin dışına çıkmıştır.

Düzen siyasetinde varlık gösteren aktörler, ideolojik eksenlerden daha çok politik eksenleriyle ele alınmak durumundadırlar. Düzen siyasetinde yaşanan gerilimlerin “kentli orta sınıfları” siyasallaştırması üzerinden komünist siyasetin öncelikle bu kesimlere seslenmesi ve yönelmesi, liberal siyasete kapı açacak tehlikeleri barındırabilir. Öncelikle yapılması gereken bugün işçi sınıfının ve emekçi kesimlerin politik temsilciliğini üstlenmiş bir örgütlülüğün kurulmasını başa yazmaktır. Bu koşulla, başta laiklik olmak üzere, bugün sermaye diktatörlüğünün yaşadığı gerilim noktalarında işçi sınıfının tarihsel çıkarları ve sosyalizm ekseninde “kentli orta sınıflara” seslenmek ancak bir politik taktik konusu olabilir. Aynı zamanda, liberalizmin, özellikle kent merkezlerinde konumlanan beyaz yakalılar ve meslek profesyonelleri üzerindeki direk ve dolaylı etkileme araçlarına karşı araçlar ve söylem geliştirilmesi gerektiği açıktır.

Düzen aktörlerinin politik eksenleri ile taşıdıkları ideolojik kimlik her zaman bire bir örtüşmez. Her politik hattı oluşturan çerçevenin belli bir ideolojik altyapısı elbette bulunmaktadır. MHP milliyetçi bir ideolojiyi, AKP gerici bir ideolojiyi, CHP ise bugün liberal bir ideolojiyi temsil etmekle beraber burjuva aktörleri bu yönleriyle tek başına açıklamak eksikli kalır.

Bütün bu ideolojik formları üzerlerinde taşımakla birlikte tek tek bütün düzen aktörlerinin üzerinde hareket ettikleri alan sermaye düzeni ve çıkarları, amaç ise sermaye diktatörlüğü ve tekelci sermayenin egemenliğidir. Burjuva aktörlerin farklılıklarının altında dünya emperyalist-kapitalist sisteminin güç ilişkileri, sermaye sınıfının çıkar öncelikleri ve sermaye devletinin yönelimleri yatmaktadır.

Kaldı ki, yukarıda ifade ettiğimiz ideolojik kimliklerin tarihsel yanı kadar bugün kapitalizme içkin unsurlar olduğunun altı bir kez daha çizilmelidir. Bir ideoloji olarak Kemalizm, cumhuriyetçilik ve ulusalcılık ile CHP’yi politik zeminde ayrı bir değerlendirmeye tabi tutmak gerekmektedir. Aynı şekilde HDP de demokratlık ve “ezilen ulus milliyetçiliği” kavramlarından ayrı değerlendirilmelidir. Bugün ne CHP Kemalist ve ulusalcı bir politik parti olarak, ne de HDP “radikal demokrat ya da ulusalcı” bir parti olarak değerlendirilebilir. Kemalist, ulusalcı, ilerici, cumhuriyetçi, yurtsever, demokrat vb. ideolojilerin toplumsal bir karşılığının olması başka bir konu, bugün düzen siyasetinde boy gösteren aktörlerin bu ideolojik olguların uzuvlarını içinde barındırması başka bir konudur.

Açıktır ki, düzenin siyasi aktörlerinin politik eksenlerinin, politik mücadelede kerteriz noktası olarak ele alınması en doğrusudur. Düzen aktörlerinin “sola açılan ideolojik bazı formları” içinde taşıması, bu düzen aktörlerini düzen karşıtı yapmaz, tersine düzen karşıtı toplumsal tepkiyi düzen kanalına akıtan bir işlev ile değerlendirilir. Sosyalist ideolojinin aydınlanma, bağımsızlık, sermaye karşıtlığı gibi temel olguları söz konusu olduğunda sözü edilen düzen aktörlerinin herhangi bir burjuva aktörden farklı olmadığı kesin olarak ortaya konmalıdır.

Tarihsel bir süreklilik içinde dünden bugüne gelen ideolojik formların toplumsal karşılıkları bulunmaktadır. Komünist hareket, cumhuriyetçilik, bağımsızlıkçılık, aydınlanmacılık, yurtseverlik gibi bugün burjuva aktörler tarafından terkedilmiş ideolojik zeminlere seslenmeli, tarihsel devrimci ve ilerici yanlarını komünist ideolojinin taşıyıcı kolonlarının üzerine eklemeyi önüne koymalıdır. Tam da bu anlamıyla sınıflar mücadelesinin belirli dönemlerinde ortaya çıkan ve tarihsel olarak ilerici yanlar taşıyan bu ideolojik zeminlere komünistlerin seslenmesi ile düzen soluyla ittifak arayışları temelde büyük farklılıklar içerir.

Sosyalist hareket, yurtseverliği, cumhuriyetçiliği, aydınlanmacılığı, bağımsızlıkçılığı, bilimsel ilerlemeyi kendi bayrağına yazarak yürüyecektir. Bugün komünistler dışında bu olguları bütünlüklü bir biçimde taşıyacak herhangi bir politik güç yoktur. Ama öncelikle işçi sınıfının örgütlü siyasi hareketinin temsiliyeti sağlanmalıdır.

Kapitalist Türkiye’de sermaye sınıfını temsil eden farklı siyasi hareketlerin varlığına rağmen işçi sınıfının “kitlesel bir güce ve politik etkiye sahip siyasi hareketi” ve “toplumsal gerçeklikte kabul gören temsiliyeti” şu an için henüz oluşmamıştır. Ortada büyük bir boşluk bulunmaktadır. Bugün Partimiz de dahil, bu alanda iddia sahibi olan komünist ve devrimci yapıların söz konusu aşamanın “henüz” gerisinde durduğu somut ve gerçekçi bir tespit olarak ortaya konmalıdır. Türkiye Komünist Hareketi, tam da bu boşluğu doldurma, işçi sınıfının siyasi gücü ve ülkenin komünist partisi haline gelme hedefini bir misyon olarak kendisine biçmiştir.

İşçi sınıfının “örgütlü ve güçlü politik bir temsil gücü” ile siyaset sahnesinde temsil edilmediği bir tabloda mevcut politik güçlerin konumlanışları, karşılıklı ilişkileri, etki alanları ve mücadeleleri ile şekillenen siyaset son kertede burjuva aktörleri arasında cereyan etmektedir. Bu zeminin belirlediği ve burjuva sermaye düzeninin kurallarının işlediği siyaset çemberinin “içinde” devinilerek ve düzen siyasetinin parçası haline gelinerek devrimci bir çıkış yapılması mümkün değildir. İşçi sınıfı siyasetinin boşluğu doldurulmadan alınacak siyasal konumlanışların ve arayışların bir karşılığı olmayacaktır. Bolşevikler öncelikle bu boşluğu doldurmuş, ittifak arayışları ise bu sürecin sonunda bir taktik haline gelmiştir. Türkiye solunda, boşluk doldurulmadan iktidara gelme hedeflerinin bu anlamıyla bir karikatürden farkı bulunmamaktadır.

  1. Sınıfa karşı sınıf

Bugünkü burjuva düzeninin gerici ve liberal kanatları arasında sıkıştırılmaya ve reformizme yöneltilmeye çalışılan sol siyasetin tek çıkışı sınıfa karşı sınıf politikasıdır. Dünya komünist hareketinin tarihinde gördüğümüz reformist ve revizyonist bütün eğilimlerin kaynağında sermaye diktatörlüğünün karşısına işçi sınıfının tarihsel çıkarlarını koymayan sınıf uzlaşmacılığı yatmaktadır.

Bugün sınıfın örgütlenmesi ve sınıf tartışmalarını neredeyse kenara iterek, Türkiye’de düzen siyasetinin referans noktalarından ibaret bir sığlıkla müteşekkil siyaset ezberi, eninde sonunda sınıf uzlaşmacılığına kapı açan bir içerikle maluldür. Türkiye’nin komünistleri, işçi sınıfı mücadelesinin ve komünist hareketin büyük tarihsel deneyimleri ışığında ancak ve ancak “sınıfa karşı sınıf” şiarıyla devrimci bir politik hattın yolunu döşeyebilirler.

Türkiye Komünist Hareketi, sınıfa karşı sınıf politikasını; sermaye sınıfının bütün saldırılarının karşısında işçi sınıfının örgütlü gücünü oluşturarak, sermaye sınıfının bütün aktörlerinin karşısına sosyalist siyaseti çıkartarak, sermayenin çıkarlarının karşısında işçi sınıfının tarihsel çıkarlarını temsil ederek, sermaye ideolojisinin bütün versiyonlarının karşısında işçi sınıfının ideolojisi olan sosyalist ideolojiyi koyarak düzen siyasetinde muhalefet adına ortaya çıkan düzen içi alternatiflerin karşısında sosyalist odağı oluşturarak hayata geçirecektir.

  1. Sosyalist siyasal bir odak

Komünistlerin önündeki en önemli ve ivedi görev sosyalist bir siyasal odağın oluşturulmasıdır. Komünist siyasetin bağımsız bir odak olarak kendini politik ve toplumsal algıda ortaya koymadığı her durumda bugün sol siyaset olarak ortaya çıkan tablo düzen solundan başka bir şey değildir.

Partimiz TKH, sosyalist bir siyasal odağın yaratılmasındaki en önemli olgunun komünist örgütlenmenin ölçek sorununu aşması olarak görmektedir. Bunun bir dizi boyutu bulunmaktadır.

Komünistlerin başta işçi sınıfı olmak üzere emekçi toplumsal kesimler içinde belli bir niceliğe gelmesi, komünist bir politik partinin ülke sathında örgütlenmesini tamamlaması, gençlik ve emekçi kadınlar arasında sosyalist bir örgütlenmenin yaratılması, ideolojik ve siyasal üretim konusunda güçlü bir merkeze sahip olması sayılabilir.

  1. Yeni bir komünist kuşak

Ülkemiz hem gericiliğin hem de bir burjuva ideolojisi olarak liberalizmin kuşatması altındadır. Tek başına politik alan değil, ideolojik yeniden üretim mekanizmaları da bu kuşatmayla birlikte teslim alınmış, Türkiye’nin ilerici birikimiyle birlikte devrimci teori de geriye çekilmiş bulunmaktadır. 1960’lı yıllarda Türkiye sosyalist hareketinde görülen üretkenlik bugün yerini büyük bir tıkanmaya bırakmış, bu tıkanma son tahlilde liberalizme teslimiyet halini almıştır.

Türkiye Komünist Hareketi, bu tabloyu değiştirme misyonu ile kendisini donatacak yeni bir mücadele döneminin öznesi olma iddiasındadır. Türkiye’de sol siyasetin güncel referans noktaları değişmelidir ve komünistlerin solu tekeline alacakları ideolojik ve teorik alanda Marksist bir mücadele dönemi başlatılmalıdır.

Bunun için Marksist bir kuşağın gelişmesi hedef olarak ortaya konmalıdır. Yeni bir aydınlanma damarı komünist hareketin temel görevleri arasında yer almalı, örgütlü komünistlerin içinden yeni bir aydın kuşağı yaratılmalıdır.

Türkiye’de gerici sermaye diktatörlüğünün son 15 yıldır gerçekleştirmiş olduğu karşı-devrimci dönüşümün karşısına çıkan ve “yeni bir cumhuriyet” şiarıyla harekete geçecek yeni bir gençlik hareketi ve genç işçiler üzerine bina edilecek yeni bir sınıf hareketi Türkiye Komünist Hareketi’nin mücadele stratejisidir.

  1. Öncü ve güçlü örgüt

Bütün bu mücadele stratejisinin temel halkası öncü ve güçlü bir komünist örgütün yaratılmasıdır. Yeni bir aydın kuşağının, yeni bir komünist gençlik kuşağının ve genç işçi sınıfı hareketinin yaratılmasında lokomotif, Leninist ilkeler etrafında örgütlenmiş bir öncü örgütün kurulmasıdır. Türkiye sosyalist hareketinin bütün birikimini arkasına alarak, Türkiye Komünist Partisi’nin yeniden inşasına yönelecek bir misyonla yeni bir öncü örgütlenmenin mayası atılmıştır. Bugün bu mayanın tuttuğu açıkça görülmektedir.

Şimdi Türkiye Komünist Hareketi, öncü örgütlenmesini daha güçlü hale getirecek, genç işçiler arasında yeni bir mücadele pratiğini örecek, gençlik içinde yeni bir kuşak yaratacak görevle karşı karşıyadır.

Bu görevin yerine getirilmesinden hemen sonra Türkiye Komünist Partisi’nin inşasına girişilecek büyük bir mücadele dönemi bizi bekleyecektir. Bu anlamıyla bugünkü siyasal denge ve objektif gelişmeler düşünüldüğünde Türkiye Komünist Hareketi’nin bütün üyelerinin şiarı burjuva düzenin siyasi aktörlerinin yapacaklarını takip değil “önce örgüt önce parti” şiarıyla komünist safları güçlendirmektir.

  1. Komünist siyaset TKH kimliği ile özdeşleşecek

Komünistlerin önündeki temel görevlerden bir tanesi de sol kavramının içinin yeniden doldurulması, emekçi sınıfların gözüne perde çeken düzen solunun sahte söylemleri karşısında meydanı boş bırakmamaktadır. Bu anlamıyla sermaye sınıfına göz kırpan, gericiliğe el uzatan, emperyalizmden medet uman her türden milliyetçi, ulusalcı, liberal, sınıf uzlaşmacısı, reformist, sosyal-demokrat vb. niteliklerle sürdürülen “solculuğun” karşısına komünist siyasetin çıkarılmasıdır.

Bugün ülkemizde sosyalist siyaset adına yukarıda saydığımız sakatlıklarla malul siyaset anlayışının yerine komünist siyasetin konması Türkiye Komünist Hareketi’nin görevlerinin başında gelmektedir. Türkiye Komünist Hareketi, önümüzdeki dönem komünist siyasetin tek adresi olmak üzere çalışmalarını büyütmelidir.

Yukarı