Basın Açıklamaları

Yabancı düşmanlığına da ülkemizin mülteci gettosu haline getirilmesine de hayır

Sığınmacılar sorununun kaynağında emperyalizm ve AKP’nin işbirlikçi dış politikası ile sermayenin sömürü hırsı yatmaktadır:

Yabancı düşmanlığına da ülkemizin mülteci gettosu haline getirilmesini de hayır

1.Sığınmacılar ve göçmenler başlığı, ülkemizin bugün en önemli toplumsal, iktisadi ve siyasi sorunlarından birisi haline gelmiş bulunmaktadır. Sorunun çapı ve boyutu, sığınmacılar ve göçmenler sorununu, tek başına insan hakları çerçevesinden “yabancı düşmanlığına hayır” denilerek ya da toplumsal tepkiye seslenen popülizm zemininden “ülkeyi terk etsinler” söylemleri üzerinden ele almayı yetersiz ve yanlış kılmaktadır. Sorunun kaynağının emperyalizm ve AKP’nin işbirlikçi dış politikası olması nedeniyle, sığınmacılar sorunu, doğrudan politik bir yaklaşımın ve tutumun konusu haline gelmektedir. Bugün sığınmacılar söz konusu olduğunda “yabancı düşmanlığına hayır” ile “ülkeyi terk etsinler” ikilemi üzerinden Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu bu sorununun anlaşılması ve çözümü mümkün olmadığı gibi, ülkemizin karşı karşıya olduğu çok daha geniş bir düzen sorununun üzeri örtülmektedir. Türkiye’nin dış politikasından sermaye sınıfının çıkarlarına, emperyalist planlardan bölgesel dış politikaya, emek sömürüsünden insan hakları sorununa kadar bir dizi başlıkla doğrudan ilgili olan sığınmacılar sorunu, bu ikileme sıkıştırılmadan ele alınmalıdır.

2.Emperyalist odaklar tarafından fonlanan ve liberal ideolojik yaklaşımı toplumsal ve siyasi alana dayatan çevrelerin göçmen ve sığınmacılar konusunda ürettiği tezler ile AKP’ye yakın odak ve yandaş kalemlerin göçmen ve sığınmacılar için tekrarladıkları “misafir” vurgusu üzerinden vicdanlara seslenen “insancıl” söylemin altında yatan şey bir ve aynıdır: AB ve ABD emperyalizmi ile onların işbirlikçisi AKP’nin çıkarlarını korumak, Türkiye’nin sığınmacı ülkesi haline gelmesi… Sığınmacılar ve göçmenler konusundaki liberal ve gerici yaklaşımlar meseleyi insan hakları çerçevesine sıkıştırarak ve “yabancı düşmanlığına hayır” söylemine indirgeyerek özünde aynı şeyi söylemektedirler. Bu şekilde, “hümanist” bir kimlik görüntüsü verilerek, göçmen ve sığınmacılar sorununun altında yatan büyük halk düşmanlığının nedenleri ve sorumluları gizlenmektedir.

Dünyada en fazla sığınmacı Türkiye’de
3.BM verilerine göre 2014’ten beri dünyada uluslararası koruma ihtiyacı bulunan en fazla kişiye ev sahipliği yapan ülke Türkiye’dir. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) Haziran 2021 Faaliyet Raporu’na göre Türkiye, uluslararası koruma ihtiyacı içinde olan 4 milyon kişiye ev sahipliği yapmaktadır. Geçici koruma altında yaklaşık 3,6 milyon Suriyeli (bu sayı uluslararası kuruluşlar ve Türkiye’nin ilgili kurumları tarafından son 4 yıldır değiştirilmemektedir) ve diğer uyruklardan 330.000’in üzerinde uluslararası koruma başvuru ve statü sahibi bulunmaktadır. Suriyelilerin %98’inden fazlası 81 ilde ev sahibi toplumla bir arada yaşamakta, %1,5’i ise Göç İdaresi Genel Müdürlüğü (GİGM) yönetimindeki yedi Geçici Barınma Merkezi’nde kalmaktadır. 2.792 şartlı mülteci ve geçici koruma statü sahibi kişi, 2021’de 12 yerleştirme ülkesine yerleştirilmek üzere ülkeden ayrılmıştır. UNHCR, Ocak ayından Haziran sonuna kadar üçüncü ülkelere yerleştirilmek üzere 4.415’in üzerinde vaka sunmuştur. Verilen rakamlar, göçmen/düzensiz göçmen sayıları da dahil olmak üzere gerçeği yansıtmamaktadır.
2019’da Türkiye sınırlarında tespit edilen 454 bin 662 düzensiz göçmenden 201 bini Afganistan uyrukludur. UNHCR verilerine göre, 2020’de Türkiye’de uluslararası koruma altında bulunan Afgan sığınmacı sayısı 116 bin 403’tür.
Göç İdaresi Genel Müdürlüğü’nün Türkiye’de yakalanan düzensiz göçmenlere ilişkin uyruk dağılımını yayımladığı tabloya göre Afganlar ilk sırada yer almaktadır. Göç İdaresi verilerine göre Türkiye’de 5 Ağustos 2021 itibarıyla yakalanan 77 bin 389 düzensiz göçmenin 32 bin 727’sini Afganlar oluşturmaktadır. Bunu sırasıyla Suriye, Pakistan, Özbekistan, Irak, Türkmenistan, Bangladeş, İran, Somali, Filistin ve diğer ülkelerin vatandaşları izlemektedir.

Türkiye’nin altına imza attığı uluslararası hukukun gerekleri yerine getirilmiyor
4.Türkiye, 1951 tarihli Mültecilerin Hukuki Durumuna Dair Cenevre Sözleşmesi’ni 1961 yılında, Mültecilerin Hukuki Statüsüne Dair Protokol’ü de 1967 yılında onaylamıştır. Ancak Cenevre Sözleşmesi ile düzenlenen coğrafi sınırlama ilkesini sürdürmeyi seçmiştir.
Türkiye’de bu başlığa ilişkin kavramlar 2014 tarihli, 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nda yeniden düzenlenmiştir ve Avrupa dışından gelenler mülteci olarak kabul edilmemektedir. Avrupa dışından gelenler üçüncü ülkelere yerleştirilinceye kadar, şartlı mülteci statüsünde geçici olarak Türkiye’de kalabilmektedir.
Uluslararası koruma arayan yabancılar Türkiye’ye adım attığında mülteci veya şartlı mülteci statülerini almak için başvurmaktadır. Bu kişilerin statüsü verilene kadar kendilerine “uluslararası koruma başvuru sahibi” denmektedir. Bu kişiler sığınmacı olsa da Türkiye hukuk sisteminde sığınmacı kavramı kullanılmamaktadır.
Türkiye ile AB arasında “Vize Serbestisi Diyaloğu Mutabakat Metni” ve “Geri Kabul Anlaşması” eş zamanlı olarak 16 Aralık 2013 tarihinde Ankara’da taraflarca imzalanmıştır. Vize muafiyeti ve Geri Kabul Anlaşması devletlerarası hukukun iki ayrı ve birbirinden bağlantısız konularıdır ve esas olarak birbirlerinden ayrı ele alınmalıdırlar. Ancak Türkiye’de başta iktidar tarafından olmak üzere, ikisinin birlikte dillendirilmesi, AB ile pazarlık süreçlerinde ele alınıyor olmalarından, birinin diğeri için ön koşul olarak masaya sürülmesinden kaynaklanmaktadır. Bu pazarlık basitçe Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının AB üyesi ülkelere vizesiz seyahat edebilmeleri, bunun karşılığında Türkiye’nin kendi ülkesinden transit olarak AB üyesi ülkelere düzensiz olarak geçen, geçmeye çalışan üçüncü ülke vatandaşları veya vatansız göçmenleri geri alma taahhüdüdür. Vize Serbestisi’nin dışında, ki bu maddenin koşulları yoktur, AKP iktidarı Geri Kabul Anlaşması’nın uygulanması için para pazarlığını sürdürmektedir.

Sığınmacılar sorunu toptancı bir yaklaşımla ele alınamaz
5.Ülkemizde bugün itibariyle en az 5 milyon mülteci, göçmen, düzensiz göçmen ya da sığınmacı bulunmaktadır. Farklı nedenlerle ülkemize gelen, gelmek zorunda kalan sığınmacı ve göçmenlerin homojen bir toplam olarak değerlendirilmesi ve sığınmacı ve göçmenlerle ilgili toptancı bir siyaset yürütülmesi mümkün değildir. Sorun, büyüklüğü ve kapsamı düşünüldüğünde “yabancı düşmanlığına karşı mücadeleden” daha geniş ve kapsamlı bir şekilde ele alınmalıdır. Göçmenler, düzensiz göçmenler ve sığınmacıların kaynak ülkeleri düşünüldüğünde çok geniş bir coğrafi ve siyasi kapsam olduğu göz ardı edilemez. Örneğin, ağırlıklı Kafkaslar ve Türki Cumhuriyetler başta olmak üzere bu ülkelerden gelen, göçmen ve düzensiz göçmenlerle, Suriye ve Afganistan’dan milyonları bulan düzensiz göçmenler ve sığınmacılar sorunu bir ve aynı şey değildir. Tam da bu nedenle göçmen ve sığınmacılara yönelik geliştirilecek politika da farklı düzlemlerde ve kapsamda ele alınmak durumundadır.

Ülkemize göçün temel nedeni emperyalizmin işgal ve yıkım savaşıdır
6.Türkiye’nin insani, ekonomik, siyasi ve dış ilişkiler bağlamında karşı karşıya kaldığı göçmen ve sığınmacılar sorunu bütün boyutlarıyla kapsamlı olarak ele alınmalıdır. Bu kapsamın ve boyutların ortaya konulması, sorunun kaynağı ile birlikte toplumsal tepkinin yönelmesi gereken hedefi de açığa çıkaracaktır. Böylece, toplumsal tepkinin hedefinin göçmen ve sığınmacılar değil emperyalizm, sermaye düzeni ve burjuvazi ile 20 yıldır ülkemizde gerici bir rejimin kurucu unsuru olan AKP olması gerektiği açıkça görülecektir. Özellikle, Suriye ve Afganistan’dan ülkemize dönük göçün temel nedeni emperyalizmin bu ülkelerdeki işgal ve yıkım savaşıdır. Emperyalizmin dünyada ve özel olarak bölgemizde kendi çıkarları ve hegemonyası için yürütmüş olduğu işgaller, müdahaleler ve savaşlar, göçmenlik, iltica ve sığınma sorununun altında yatan temel nedenlerin başında gelmektedir. Bugün göçmen ve sığınmacılara yönelik bir yaklaşım geliştirilecekse sorunun bir sonuç, nedeninin ise emperyalizm olduğu net olarak ortaya çıkartılmalıdır.

‘Demokrasi ve insan hakları’ karnesi dağıtan Avrupa Birliği ikiyüzlüdür
7.Yine aynı şekilde ülkemizin coğrafi kısıt şartı ile 1961 yılında imzaladığı Mültecilerin Hukuki Durumuna Dair Cenevre Sözleşmesi uyarınca Türkiye’nin batısından gelenlere mültecilik statüsü verilebilirken doğudan gelenlere “uluslararası ve/veya geçici koruma” statüsü tanınmaktadır. Bu anlamıyla Suriyeli ve Afgan sığınmacıların ülkemize göçü, Türkiye’nin ancak geçiş ülkesi olmasıyla açıklanabilir. Sığınmacıların hakları konusunda mangalda kül bırakmayan, ancak diğer yandan sığınmacıların istedikleri ülkeye gitmesini engellemek için her yolu mubah görenler, Avrupa Birliği ülkeleri ile ülkemizde bağlantılı oldukları, fonladıkları kuruluşlardır. AKP iktidarının AB ile 2013 yılında imzaladığı “Geri Kabul Anlaşması”, sığınmacı ve göçmenlerin Türkiye’de kalması için yürütülen pazarlıkların paraya tahvili ile birlikte Türkiye’nin göçmen gettosu haline getirilmesi sözleşmesidir. Bu anlaşmayla Avrupa sığınma sistemi tamamen Avrupa toprakları dışında kurulurken, Türkiye göçmen ve sığınmacıların geri gönderilebileceği “güvenli üçüncü ülke” haline gelmiştir.
Böylece, ülkemizde kurulan iltica başvuru ofisleri üzerinden Avrupa’nın iş gücü ihtiyacını karşılayacak nitelikte ve siyasi kriterlerine uygun mülteciler seçilerek batıya geçişleri sağlanmaktadır. Demokrasi ve insan hakları karnesi dağıtan batı ülkelerinin sınırlarını geçecek mülteciler ile Türkiye’de kalacaklar konusunda sergilediği “bonkörlük”, insan haklarına saygısından değil, kendi emek piyasalarının dengesini korumak içindir. Avrupa Birliği’nin ikiyüzlülüğü, deniz yoluyla Avrupa’ya gitmeye çalışanların kaderine terk edilmesi gerçeği ile bir kez daha somutlanmaktadır.

Sığınmacılar sorununun baş sorumlusu AKP iktidarıdır
8.Ülkemizin karşı karşıya bulunduğu bu sorunun temel nedenlerinden biri ise AKP’nin işbirlikçi dış politikasıdır. ABD tarafından çizilen Ortadoğu ve Afganistan planlarına BOP eş başkanı olarak doğrudan ortak olan AKP iktidarı, Suriye’deki büyük suçunun ardından, Afganistan’da da ABD çıkarları doğrultusunda pazarlıklara teslim olmaktadır. Ortadoğu haritasının yeniden çizilmek istendiği, Irak ve Suriye’nin bölünmesinin ve İran’ın kuşatılmasının hedeflendiği Büyük Ortadoğu Projesi doğrultusunda emperyalizmin tam boy işbirlikçiliğine soyunan AKP bugün ülkemizi göçmen ve sığınmacı sorunu ile karşı karşıya bırakmıştır. Suriye’ye dışarıdan rejim ihraç etmek için cihatçı çeteler eliyle yürütülen vesayet savaşının doğrudan aktörü olan AKP, Suriye’nin yıkımına ortak olduğu gibi Suriye’deki savaşı körükleyerek, milyonlarca Suriyeli’nin ülkemize göç etmesine sadece neden olmamış, doğrudan bunu teşvik etmiştir. Bugün göçmen/sığınmacı sorunu aynı zamanda AKP’nin ekonomik kriz nedeniyle yaşadığı sıkışmanın başta AB olmak üzere emperyalist merkezlerden sıcak para girişi elde etmek amacıyla kullandığı bir şantaj aracı haline de getirilmiştir.

Sermaye sınıfı sığınmacıları ucuz emek gücü olarak görüyor
9.Sorunun bir başka boyutu ise göçmen ve sığınmacıların Türkiye kapitalizmi için ucuz emek gücü haline gelmesidir. Ülkemizde milyonlarca göçmen ve sığınmacı kayıtsız, güvencesiz bir şekilde yaşamaktadır. Türkiye’nin birçok ilinde başta Suriyeliler olmak üzere Afgan, Kırgız, Özbek, Türkmen ve diğer bir dizi ülke kökenli göçmen sermaye sınıfı açısından ucuz emek gücü olarak görülmektedir. Sigortasız, güvencesiz, ucuza ve insanlık dışı koşullarda çalıştırılan göçmenler sermayenin kâr hırsı için yoğun sömürünün öznesi haline gelmiştir. Bugün göçmen ve sığınmacılar sorunun kaynağındaki bir diğer boyut sermaye sınıfının insanlık dışı karakterini ortaya koyan vahşi sömürüdür.
Öte yandan Ekonomi Bakanlığı’nın Haziran 2015 “Türkiye’de Faaliyette Bulunan Yabancı Sermayeli Firmalar” istatistiğindeki verilere göre Türkiye’deki Suriye sermayeli firma sayısı 2 bin 827 iken, Türk ortaklı ve kayıt dışı olanlarla birlikte bu rakamın 10 binin üzerinde olduğu tahmin edilmektedir.

Sığınmacı sorunu cihatçı çetelerin kılıfı olamaz
10.Savaş, yıkım ve insan hakları gibi nedenlerle ülkemize sığınan bütün göçmenler devlet koruması altında olmalıdır. Ancak özellikle ülkemizdeki göçmen sığınmacı toplamının heterojenliği düşünüldüğünde, Cenevre Sözleşmesi kapsamında bile, sözleşme hükümlerinin uygulanmayacağı ya da uluslararası korumaya tabi olmayacak kişilerin varlığı da açıktır. Buna göre barışa karşı suç, savaş suçu veya insanlığa karşı suç işleyenler, sığındığı/iltica ettiği ülkenin dışında bulunduğu sırada ve henüz o ülkeye mülteci olarak kabul edilmeden önce, ciddi bir “siyasi olmayan” suç işleyenler (adli bir suç işleyenler) ve BM amaç ve ilkelerine karşı suç işleyenler uluslararası korumaya tabi olamazlar, mültecilik statüsü alamazlar. Dolayısıyla, özellikle emperyalizmin bölgede taşeronluğunu yapanların ve cihatçı çetelerin mensubu olanların birçoğunun bu kapsama girdiğini söylemek yanlış değildir.
Özellikle “Afgan ve Suriyeli sığınmacılar” için bu değerlendirme önemlidir. Suriye’ye dönük yıkım savaşı için henüz daha çatışmalar başlamadan Türkiye’de sınıra yakın kurulan kamplar bizzat cihatçı çetelere aileleri ile birlikte tahsis edilmiştir. ÖSO’nun eğitim ve tedariki için kurulan Apaydın Kampı ile diğer bir dizi “sığınmacı & mülteci kampı” bunlara örnektir. Suriye’deki işgal ve savaş özellikle cihatçı çetelerle ilişkili kesimlerin bizzat AKP tarafından Türkiye’ye taşınması, ülkemizde eğitilmesi, teçhizatlandırılması, tedavi görmesi gibi sonuçları da beraberinde getirmiştir. AKP iktidarının, Suriye’nin yıkımı için sınırları açma adımı IŞİD, El Nusra, ÖSO gibi ve El Kaide kökenli birçok cihatçı terör örgütünün üye ve taraftarlarının Türkiye’ye kaçmasıyla sonuçlanmıştır. Bugün ülkemizin bir dizi ilinde IŞİD başta olmak üzere bir dizi cihatçı terör örgütü üye ve hücrelerinin ortaya çıkması sığınmacılar sorunun bir başka boyutu olarak değerlendirilmelidir. Suriyeli sığınmacılar sorunu sadece savaştan kaçanların ülkemize sığınması anlamına gelmemektedir. Savaş ve yıkımdan kaçan milyonlar yanında, aynı zamanda terör ve katliamlara bulaşmış suçluların Türkiye’ye taşınması yok sayılamayacak bir gerçektir. Bu durum AKP’nin Türkiye’de siyasal İslamcı misyonunu yerine getirme ve ne pahasına olursa olsun iktidarda kalmak için bu cihatçı tabanı kullanmaktan çekinmeyeceği tehlikesini de beraberinde getirmektedir. Suriye’de yanan ateş, Türkiye’yi de içine almış, 3,5 milyonun üzerinde Suriyeli ülkemiz açısından kontrolsüz bir nüfus olarak ağır bir maliyet getirirken, gerek Türkiyeli gerekse göçmen ve sığınmacı emekçiler için artan yoksulluğun ve işsizliğin faktörlerinden biri olmuştur. Ancak, belki de en önemli boyut, sayısı belirsiz cihatçı ve İslâmcı örgüt mensubunun aileleriyle birlikte Türkiye’de koruma altında olmasıdır. Bu toplam sadece Suriyelilerle sınırlı değildir. Afganistan, Pakistan, Çeçenistan, Somali, Özbekistan ve Tacikistan kökenli birçok cihatçı da aileleriyle birlikte ülkemizde koruma altındadır. AKP ve bugün Suriye’de “muhalefet” olarak kendini tanımlayanlar bu “öfkeli gençleri” Türkiye’de dönüştürülmesi hedeflenen toplumsal ve siyasi yapının önemli unsurları olarak değerlendirilmektedir.
Suriye Devleti tarafından son dönemde ülke dışındaki Suriyelilere “geri dönme” çağrıları sürekli yapılmasına rağmen AKP’nin yüz binlerce Suriyeliye vatandaşlık verme işlemini hızlandırmasının arkasında yatanın Suriye’yle savaşa başka bir boyut eklendiğinin de göstergesidir.
Mayıs 2021 rakamlarına göre 150 bin Suriyeliye vatandaşlık verilmiştir. AKP’nin geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklama kalan toplama da en kısa sürede vatandaşlık verilmesinin hedeflendiği yönündedir. Bu girişimin arkasında yatan niyetin gerek seçimlerde gerekse herhangi başka toplumsal siyasal süreçlerde söz konusu nüfusu etkin şekilde kullanmak olduğunu görmek gerekmektedir.

Afgan sığınmacılar ayrıca ele alınmalıdır
11.Son dönemde ülkemize girişleri büyük bir hız kazanmış olan Afgan göçmenler bir diğer önemli başlıktır. AKP’nin dış politikadaki işbirlikçiliğinin en büyük sonuçlarından biri olan Afgan göçmenler, Taliban karanlığından kaçanlar kadar aynı zamanda ABD emperyalizminin Afganistan’daki tahliye operasyonunun da parçasıdır. ABD emperyalizmi, kendisiyle işbirliği yapmış olan Afgan erkeklerin tahliyesini Türkiye üzerinden yapmakta, küçük bir bölümünü kendi tahliye operasyonu dahilinde ABD’ye alırken büyük bir kısmını ve Taliban’dan kaçan yüzbinlerce Afgan’ı Türkiye’ye yönlendirmektedir. ABD emperyalizminin işgal siyasetinin işbirlikçisi olan kesimlerin politik kimlikleri göz ardı edilerek ve emperyalist ABD’nin gizli tahliye operasyonu ortaya konmadan Afgan göçmenler ve sığınmacılar sorununa sağlıklı bir yaklaşım geliştirmek mümkün değildir. İran üzerinden gruplar halinde Türkiye’ye gelenlerin profilleri, savaştan kaçan yığınlar kadar doğrudan ABD çıkarları için savaşan milisler ve “çalışanlar” olduğunu açıkça göstermektedir. ABD’nin yetkili ağızlarınca yapılan açıklamalar da bu gerçeği doğrulamaktadır. ABD Ortadoğu üzerinden gelecek göç ve sığınma sistemini, tıpkı Avrupa gibi Türkiye’de kurmak istemektedir. Özellikle ABD’nin Afganistan’dan çıkacağını açıklaması ile Taliban’ın iktidarı almasına kadar geçen süre zarfında ülkemiz sınırlarının delik deşik olduğunu gösteren görüntülerin ortaya çıkması ve aşağı yukarı aynı yaş dilimindeki Afganistanlı erkeklerin yoğun bir şekilde Türkiye’ye kayıtsız bir şekilde girmesi, tam da ABD’nin emperyalist, AKP’nin işbirlikçi göçmen politikalarını açığa çıkartmıştır.

Göçmenler ve düzensiz göçmenler yoğun sömürü altındadır
12.Ülkemizde çalışan Suriyeli sığınmacı ve göçmenlerin yalnızca elli bini kayıtlı çalışmaktadır. 1 milyon 250 bin civarında Suriyeli kayıt dışı, sigortasız ve güvencesiz koşullarda çalışmaktadır. AKP’nin yetkili ağızlarınca yapılan “Suriyeliler giderse ekonomi çöker” söylemi ucuz ve kayıt dışı işgücünün sermaye ve iktidarı için ne anlama geldiğini ifade etmektedir. Diğer yandan bütün emekçiler için ülkemiz sömürü cehennemi olmayı sürdürmekte; işsizlik ve kayıt dışı istihdam artmaktadır. Emekçilerin yoksulluk ve işsizlik nedeniyle intihara sürüklendiği koşullarda sermayenin sömürüsüne karşı emekçilerin ortak mücadelesi büyütülmelidir.

İnsan kaçakçılığı uluslararası bir çıkar ağına dönüşmüştür
13.Göçmen/sığınmacı başlığının önemli bir diğer boyutu ise insan kaçakçılığıdır. Uluslararası verilere göre göçmen kaçakçılığının, yıllık karı en az 10 milyar ABD Dolarıdır. Bu uluslararası çıkar ağının önemli ülkelerinden biri Türkiye’dir. İnsan kaçakçılığı ile mücadelede ülke sınırlarının kontrolü ve güvenliğinin sağlanması ile sorumlularının ortaya çıkarılması önem taşımaktadır.
Göçmen ve sığınmacı hareketlerinin artmasıyla birlikte insan ticareti ağı da büyümüştür. Resmi tanımıyla insan ticareti, “güç kullanarak, zorla kaçırma, hile, aldatma, nüfuzu kötüye kullanma, kişinin çaresizliğinden yararlanma veya başkası üzerinde denetim yetkisi olan kişilerin rızasını kazanmak için o kişiye veya başkalarına kazanç veya çıkar sağlama yoluyla kişilerin istismar amaçlı temini, bir yerden bir yere taşınması, devredilmesi, barındırılması veya teslim alınmasıdır.” “Modern kölelik” olarak tanımlanabilecek bu suç insanın meta haline getirilerek, zorla çalıştırma-evlendirme, fuhuş, organ nakli, her türlü insanlık dışı muameleye maruz bırakılmasıdır. Türkiye, giderek artan sığınmacı ve düzensiz göçmen sayısı nedeniyle insan tacirlerinin, sadece yabancı ülke uyruklu insanların değil yerli mağdurların da sayısının giderek arttığı bir ülke haline gelmiştir. Türkiye’deki insan ticareti mağdurları, ağırlıklı olarak Orta ve Güney Asya, Doğu Avrupa, Azerbaycan ve Suriye’den gelmektedir. Suç şebekeleri uluslararası bağlantıları ile resmi görevlileri de kapsayan büyük bir “sektör” halindedir. Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Suç Ofisinin (UNODC) Küresel İnsan Ticareti Raporu’na göre insan ticareti mağdurlarının yüzde 49’u kadınlar, yüzde 23’ü kız çocukları, yüzde 21’i yetişkin erkekler ve yüzde 7’si erkek çocuklarıdır.
Bazı veriler, suç şebekelerinin, Suriyeli kadınları ve kızları seks ticaretine zorladığını ortaya koymaktadır. Sığınmacı kamplarında ise kamp çalışanlarının ve yetkililerinin, suç örgütleriyle/şebekeleriyle işbirliği içerisinde sahte iş vaadiyle kız çocuklarını ve kadınları seks ticaretine zorladığı, Suriyeli erkek çocukların ise tecavüz ve cinsel istismara maruz kaldığı belirtilmektedir. Suriyeli kadınlar ve kız çocukları, ev içi kölelik ve seks ticaretine zorlanırken yoksul ve kırsal bölgelerde, dini nikahla yetişkinlerle zorla evlendirilmektedir.
Başta çocuklar olmak üzere çok sayıda sığınmacı ve göçmen (ağırlıklı olarak Suriyeli), sokakta dilencilik yapmakta; tarımda, tekstil atölyelerinde, marketlerde ve diğer birçok iş yerinde zorla çalıştırılmaktadır.

Yabancı düşmanlığına da ülkemizin mülteci gettosu haline getirilmesini de hayır
14.Türkiye Komünist Hareketi, ülkemize sığınan yabancılara yönelik her türlü düşmanlığın, ayrımcılığın ve sömürünün tereddütsüz karşısında yer alırken ülkemizin “batının mülteci gettosu” haline getirilmesine ve AKP’nin sığınmacılar üzerinden siyasal hesaplarına karşı da mücadele eder. Sorunun kaynağında emperyalizm ve AKP’nin işbirlikçi dış politikası ile sermayenin sömürü hırsı yatmaktadır. Bu gerçek ortaya konmadan milyonları bulan sığınmacılara yönelik düşmanlığı körükleyecek her siyaset doğrudan ırkçı ve faşist zeminin güçlenmesine hizmet eder. Partimiz “yabancı düşmanlığına hayır” derken tersinden Türkiye’nin sığınmacı ülkesi haline getirilmesine de karşı, sığınmacıların ülkelerine dönmeleri için gerekli politik, hukuki ve insani şartların sağlanmasından yanadır.

a.Ülkemizin hemen yanı başında özellikle Avrupa’da göçmen ve mültecilerin hedef tahtasına oturtulduğu, yabancı düşmanlığının faşist ve ırkçı siyasi hareketler tarafından büyütüldüğü bir gerçektir. Ülkemizde de sığınmacılara yönelik benzer bir düşmanlığın açıkça körüklendiği ırkçı ve faşist tutumlar karşısında tutum almak bugün komünistlerin mücadele başlıklarından birisidir. Ülkemizde bugün sığınmacılar üzerinden yeni bir düşmanlık politikasının her şeyden önce faşist ve gerici siyasi hareketlerin güçlenmesine hizmet edeceği açıktır. Yıllardır sermaye devleti tarafından beslenen faşist zemin üzerine bir de yabancı düşmanlığının eklenmesi tehlikelidir. Bugün insani nedenlerle ülkemize sığınanlara yönelik her türlü düşmanlık bir insanlık ve nefret suçu olarak görülmelidir.
b.Emperyalizmin ve sermayenin insanlık dışı dayatmalarının üzerini örten, emekçileri birbirine düşüren ve hedef şaşırtan yabancı düşmanlığına karşı mücadele edilmelidir. Tersinden, göç, sığınma ve iltica sorunun başlıca kaynağı olan emperyalist politikalar ve sermaye egemenliğine karşı mücadele yükseltilmelidir. ABD emperyalizmi, Avrupa Birliği emperyalizmi, işbirlikçi ve mezhepçi dış politikasıyla AKP ile sığınmacıları ucuz iş gücü olarak gören sermaye sınıfı sorunun kaynağı ve sorumlusudur. Emperyalizme, AKP’ye ve sermaye sınıfına hayır demeden sığınmacılar sorununa politik ve toplumsal bir çözüm üretmek mümkün değildir.
c.Göçmen ve sığınmacı sorununun çözümü emperyalizmin bölge politikalarını görmek ve onunla mücadele etmekten geçer. Sınır güvenliği ve kontrolü olmayan Türkiye, her tür uluslararası suçun ithalatçısı durumuna düşmüştür. Ülkemizde bulunan milyonlarca göçmen ve sığınmacının bir sorun olmaktan çıkmasının yolu ülkeleri emperyalist işgal ve savaşlarla talan edilen, yıkılan insanların ülkelerine dönmesinin hukuki, siyasi ve insani koşullarının ülkelerinde yeniden sağlanmasıyla mümkündür. Bunun için emperyalizme ve onun politikaları ile işbirlikçilerine karşı mücadele yükseltilmelidir.
d.Öncelikle ülkemizde çalışma izni olan bütün göçmenler için gerekli hukuki, sosyal ve ekonomik haklar derhal sağlanmalıdır. Çalışma izni olan göçmenler başta olmak üzere ülkemizde çalışan bütün sığınmacıların ucuz işgücü olarak görülmesine karşı eşit işe eşit ücret sağlanmalı ve bütün sosyal hakları verilmelidir. Sigortasız ve güvencesiz göçmen çalıştırılması yasaklanmalıdır. Bütün göçmen emekçilerin sendikal örgütlenmeleri sağlanmalıdır. Bugün emek gücünü satarak ülkemizde yaşam mücadelesi veren hangi etnik kökenden gelirse gelsin bütün emekçi sığınmacılar ile Türkiye işçi sınıfının birliği ve ortak mücadelesi esastır.
e.Suriye’deki işgal ve savaş derhal sonlandırılmalı, Suriye Devleti ile anlaşma sağlanmalıdır. Suriyeli sığınmacıların evlerine dönmeleri için ilgili uluslararası kuruluşların gözetiminde kontrollü bir süreç hayata geçirilmelidir. Suriye Devleti tarafından “evinize dönün” çağrısı vesilesiyle Suriye Devleti ile ortak bir çalışma başlatılmalıdır.
Ülkemizde bulunan ve ülkemizin çalışma ve toplum yapısının bir parçası haline gelmiş, Suriye savaşının yıkımından kaçarak ülkemize sığınan Suriyeli emekçilerin toplumsal entegrasyonu, çalışma koşulları, yaşam alanları, eğitimleri konusunda bir devlet politikası geliştirilmeli, bütün sığınmacılar kayıt altına alınmalıdır. Ancak bununla birlikte sığınmacı ve geçici koruma adı altında ülkemizde bulunan cihatçı terör örgütleri üyeleri ile suça ve katliamlara karışmış bütün isimler tespit edilerek ayrıca ele alınmak zorundadır. Suriye savaşında terör ve katliam örgütü olan cihatçı çetelerin ülkemizde barınmasına, korunmasına ve örgütlenmesine müsaade edilmemelidir. Bu kişiler hakkında uluslararası hukukun öngördüğü yasal süreçler işletilmelidir.
Suriye’nin iç siyasetine müdahale anlamına gelen Suriyeli sığınmacılara vatandaşlık uygulamasına son verilmelidir. AKP’nin gerici toplumsal ve siyasi dönüşüm amacıyla oy devşirmesinin önüne geçilmelidir.
f.Avrupa Birliği ile imzalanan “Geri Kabul Anlaşması” feshedilmeli, AB’nin kendi sınırları dışına almak üzere ülkemizde kurduğu sığınma ve göç sistemi yeniden AB sınırları içerisine çekilmelidir. Türkiye’nin kendi ülkesinden transit olarak AB üyesi ülkelere düzensiz olarak geçmek isteyen, 3. ülke vatandaşları veya vatansız göçmenlerin bekletilmeksizin AB sınırlarına geçmesine yönelik engelleyici politikalara son verilmelidir.
g.ABD’nin Ortadoğu üzerinden Türkiye’de kurmaya çalıştığı göç ve sığınma sistemi engellenmeli, ABD’nin sığınmacı ve göçmen olarak tahliye ettiği, etmeye çalıştığı bütün Afganistanlılar, göç merkezlerinde toplanmalı; kayıtsız ve kontrolsüz bir şekilde Türkiye’ye girmiş olan bütün Afgan göçmenler derhal kayıt altına alınmalıdır. ABD’ye ve Avrupa’ya gitmek isteyen Afganistanlılar’ın, Cenevre Sözleşmesi doğrultusunda başta ABD olmak üzere istedikleri ülkeye gitmeleri ilgili uluslararası kuruluşlarca sağlanmalıdır.
h.Türkiye’nin, Suriye ve Afganistan’daki her türlü sivil, askeri angajmanı iptal edilmelidir.
i.Bütün sınırların her türlü güvenliği ve denetimi sağlanmalıdır. Türkiye’ye giriş yapan uluslararası ve/veya geçici koruma kapsamında olanlar, göçmenler, düzensiz göçmenler vb. bütün sığınmacılar kayıt altına alınmalıdır.
j.Sınır güvenliği ve denetimi için insan kaçakçılığı ile etkin mücadele yürütülmeli, sorumlular ortaya çıkarılmalıdır.
k.Koruma altında olan, sığınmacı, göçmen çocukların çalıştırılması yasaklanmalı, eğitim olanakları sağlanmalı ve eğitim almalarını güvence altına alacak şekilde denetlenmelidir. Bu çocuklar cihatçı terör örgütlerinin “eğitim” adı altındaki faaliyetlerinden uzak tutulmalı, bu tür faaliyetler yasaklanmalıdır. Aileleri olmayan ve/veya istismar edilen sığınmacı ve göçmen çocuklar devlet korumasına alınmalıdır.
l.IŞİD, El Nusra başta olmak üzere cihatçı terör örgütlerinin Türkiye içerisindeki bileşenleri aracılığıyla göçmen ve sığınmacı kadınların köle ve/veya ikinci-üçüncü eş olarak satıldığı bir gerçektir. Büyük kentlerde dahi süren bu faaliyet derhal sonlandırılmalı, istismar ve şiddete maruz kalan bu sığınmacı ve göçmen kadınlar koruma altına alınmalıdır.
f.Ülkemizdeki insan ticareti ağı açığa çıkarılmalı, dağıtılmalı parçası olan bütün suçlular yargılanmalıdır. İnsan ticareti mağdurları koruma altına alınarak, gerekli psikolojik ve sosyal destek sağlanmalıdır.

To Top